Öyle bir Anayasa değişikliği süreci yaşıyoruz ki... O denli söylem kargaşası var ki... "Evet" ve "hayır" cenahından sözcülerin birbirlerini yanıtlama yarışı öylesine hızlı ki... Öyle sıradan, öyle seviyesiz, anlamsız, yakışıksız ki...

Yurttaşlar kimi izleyeceğini, kime inanacağını şaşırıyor doğrusu.

***

Anayasa değişikliğinin halkoylamasına sunulması öncesinde "siyaset bülbülü" olma şansı doğdu yine siyasetçilere...

Öyle ya, bed sesliler şimdiye değin kime, ne kazandırdı ki?

Bülbül olup tatlı tatlı ötmek, umut dağıtmak varken, karamsar tablolar çizmek akıl işi değil bugünkü siyasal ortamda...

DP döneminde rahmetli Menderes ve arkadaşları "nurlu ufuklar"dan söz ediyor, umut dağıtıyor, oyları topluyordu. 1950 ve 1954 genel seçimleri DP zaferiyle sonuçlandığında keyifler dört köşeydi.

"Nurlu Ufuk'lar!.." gelecekti. Ama ne ufuklar!..

Nurcular, ticaniler seslerini yükseltip Atatürk devrimlerine karşı eylemlere girişince iş büyümeden önü alındı. Malatya'da Vatan gazetesinin sahip ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'a düzenlenen suikast tutucu girişimlerin ilk hamlesi oldu.

DP hükümeti önlem almakta gecikmedi, bu tür hareketler bastırıldı. Ama devam etmedi.

Çünkü DP siyasal desteğini böylesi çevrelerden de alıyordu.

Birden/hemen o çevrelerden kopması olası değildi. Tehlikenin, yani oy kaybetmenin bu yönden gelme riski ve ekonominin de eski hızlılığını/verimliliğini yitirmesi sonucu, DP yöneticileri oluşan karaborsayı ve fiyat artışlarını önlemeyi düşününce işler hepten raydan çıktı.

Piyasada fiyatları kontrol etmek için çıkarılan Milli Koruma Kanunu...

Ve arkasından malum olaylar: Topkapı, Uşak, İzmir, Kayseri olayları...

Muhalefet lideri İnönü yurt gezisine çıkıyor, olaylar birbiri ardınca yaşanıyor. İnönü'nün başı taşla yarılıyor, Kayseri'ye girmemesi isteniyor. Topkapı'da, İzmir'de kavgalar, yaralanmalar...

Bunlar geçmişte kalmış ama bugün bu olaylardan ders almadığımız da gün gibi ortada...

***

Şimdi biz bugüne bakalım. Aslında tarihe bakmak ve olayları analiz etmek gibi bir zorunluğumuz var her zaman...

Bugün de parti sözcülerinden itidal çağrısı yapan yok. Geçmişi aynen yaşıyoruz.

Ateşe körükle gitme hali...

Her sözcü, karşı tarafı karalama yarışı içinde... Bunda da fark yok... Üstelik şimdi iletişim olanakları/teknolojisi daha da geliştiği için karalama yarışı hızlılık ve boyut kazandı. Üstelik böyle anlamsız bir çekişmeyi sürdürmek de hüner sayılıyor artık.

"Tencere dibin kara, senin ki benden kara..." örneği...

Oysa böyle mi olmalı?

***

Türk demokrasisi 16 Nisan'da yapılacak Anayasa değişikliği halkoylamasına işte böyle olumsuz bir siyasal ortamda gidiyor.

Anlamsız/yararsız söz yarışının sürmesi, tarafların insafsızca birbirlerini karalaması sanmıyorum sağduyuyu/doğruyu ön plana çıkarsın...

Diliyorum, yurttaşın bilinci/sağduyusu demokrasiyi güçlendirsin ve ülkem bu demokrasi sınavını başarıyla geçsin.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com