Cehaletin, yozlaşmanın açtığı yaralar toptan tüfekten daha ağır.

Toplumdaki öfke ve şiddet her geçen gün artıyor.

Şiddet içerikli haberlerin ardı arkası kesilmiyor.

Gün geçmiyor ki bir kadın daha cinayete kurban gitmesin.

Sürmene’de annesini ve 3 kardeşini katleden zanlının yaptığı vahşet, toplumsal cinnetin en sıcak örneği.

Tacizler, tecavüzler sıradanlaştı.

Münevver ve Özgecan isimleri herkesin belleğine kazındı.

Sokak ortasında eşini döven, öldüren, sevgilisini yerlerde sürükleyenler…

TBMM’de birbirini ısıran, yumruklayan, tekmeleyen, saksı fırlatan vekiller!

Hoşgörü tarihe karıştı, insanlar giderek birbirlerine farklı bakmaya başladı.

Kıskançlıklar, hasetler, çekememezlikler had safhaya ulaştı.

Öfke kontrolden çıktı.

Herkes birilerinin açığını arıyor.

Hiçbir şey yapamıyorsa BİMER’e “Bu adam FETÖ’cü!” diye mail atıyor.

Artık yan yana yürüyemiyoruz.

Ve ne acıdır ki bizi bir araya getiren tek şey terör ve ardında bıraktığı acılar.

Yani “Acılara tutunuyoruz.

Hazindir ki; bir araya gelebilmek için memleketin herhangi bir yerinde bir bombanın patlamasını ya da gencecik bir bedeni taşıyan al bayrağa sarılı tabutun sela ile bizi çağırmasını bekliyoruz!

Ancak o zaman, etnik değerleri, dili, dini bir kenara koyabiliyoruz, kol kola girip birlik mesajı verebiliyoruz…

Artık eskisi gibi olmayacağım” dedikten sonra yine aynı şeyleri yaşadığımız için öfkeleniyoruz.

Aynen, haberleri izlerken hissettiğim gibi.

Bir yanda insanlık, bir yanda hayatlarımız...

Bu yüzden yaşamının her anında insanı ve yüreğini görmek, hissetmek ve ne olarak yaşadığını bilmek zorundasın.

Ancak o vakit, bir mumun karanlık bir odayı aydınlatması gibi ışık olabilirsin.

Yaradanı, seni ve yaşamını işte o zaman yüceltebilirsin.

Sözün özü şu ki; acılara tutunarak yaşıyoruz.

ÇAMBURNU YOK EDİLEMEZ
Yurdun her yeri kar altındayken, Batı’da ve Doğu’da insanlar eksilerin altındaki buz gibi havada dışarı çıkmakta zorlanırken bizim içimiz yandı.

Kış ortasında içimize bir ateş düştü.

Karaca yavrusunu, kış uykusuna yatmış ayı yuvasını kaybetti.

Çam kokuları içinde gezdiğimiz o güzelim orman kül kokusuna büründü.

Gövdesinden çam sakızı topladığımız ağaçlarımız artık yok!

Yuvalarını kaybetmiş kuşlar artık ötmüyor.

Kulağımıza gelen böcek sesleri de kesildi.

Tabiat sustu, bir sessizlik karabulut gibi Çamburnu’nun üzerine çöktü.

İnsanın, hayvanın nefes aldığı o güzelim yeşillik alevlere teslim oldu, büyük zarar gördü.

Bu nasıl oldu, niye oldu diye birbirimize sorup duruyoruz.

Ne fark eder ki?

Ha yüksek gerilim, ha sorumsuz bir piknikçi ateşi, ha bir sigara izmariti…

Geçmişimizden bize miras kalan

Bölgenin en güzel ormanı, yok olma tehlikesi atlattı.

Şimdi yapılması gereken, zarar gören alanın en kısa sürede ağaçlandırılması ve bundan sonra benzer yangınlar olmaması için önlem alınmasıdır.

Şayet Çamburnu’nu rant alanına çevirme planı yapanlar varsa, avuçlarını yalasınlar.

O orman bize geçmişimizden miras, geleceğimizden emanettir.

Yakılmasına da, yok olmasına da izin vermeyeceğiz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com
Avatar
mehmet 5 ay önce

süperrr bir yazıı

Avatar
Hayal-et 5 ay önce

kalemine sağlık.bogaza karşı çayımı yudumlarken hala ümidi olan insanların var olduğunu bilmek içimi ısıttı.huurun hayalini kurarak yasıyoruz.ve hayal-et mektep vazgeçemeyiz.tekrar kalemine saglık