Aslında “yitirdiğimiz zamanlar” değil de “pusulasız yolculuklar” demek daha iyi olur diye düşündüm sonradan. Böyle düşünmek, kimi konularda kendi kendine karar verirken sonucun isabetli/başarılı olmasını “ince eleyip sık dokuyarak” kararlaştırmak her kişinin önceliği olmalı diye düşünüyorum.


Kendi-kendi ile olmak, kendini tanımak, kendine zaman ayırmak… Şair Özdemir Asaf bir şiirinde şöyle diyor bizlere:

Dün sabaha karşı kendimle konuştum

Ben hep kendime çıkan bir yokuştum

Yokuşun başında bir düşman vardı

Onu vurmaya gittim, kendimle vuruştum.

Kendi kendinle hesaplaşma deyin, kendi kendini dinlemek deyin… İşte bu…
 

Hiç durmadan akıp giden zamanın durdurabildiğimiz duraklarıdır anılarımız. Yaşam bir sinema filmi şeklinde gözümüzün önünden geçerken bize düşen onu seyretmek midir, yoksa o filmden kendimize bir pay çıkartıp, akıp giden o film gösteriminden kendimize bir kesit, bir anı, bir ders çıkarmak mıdır?


Tabii ki, yaşamın anlamı, sırf kendi benliğimiz etrafında oluşan ışık yumağından kendimize “çıkar kapıları” açmak değildir. O zaman, yitik anılarımızın başladığı noktayı iyi saptamak/tespit etmek görevdir her birimize.
 

Biz yaşamımızın “çocukluk” denen dönemini kendi algılamalarımızla, sanki bir “sorumsuzluk dönemi” gibi görürüz de “Ahh… Keşke öyle yapmasaydım” diye vahlanırız ilerleyen yaşlarımızda. Aslında sadece çocukluk çağımızda değil, delikanlılık, yani “deli……..kanlı”lılık, “başında yeller esen” çağımız için de az önce sözünü ettiğim pişmanlık duygusunu üzülerek yaşarız.


Ama, ne desek boş… Zaman denen kum saati

durmamış, bizi bugüne taşımıştır ne yazık ki.


Şimdi “yitik zamanlar” için gazetelere ilan vermeye, belediye hoparlörlerine duyurular yapmaya gerek kalmadığını anlama konumundayız. Zaman uçup gitmiş, insan denen varlığımızın bedensel yapısında değişimler yaşanmış, birikimler, bilgiler küf tutmuş/ bayatlamış… Tutkular unutulmuş, mazi denen geçmişe yönelik özlemlerin çoğuna “keşke”ler egemen olmuş.
 

“Yitik zamanlar” bir daha geri gelir mi? Ağlasak, sızlasak hepsi boş… Artık, umutların bittiği/tükendiği “yitik anılar”ı, yitik zamanları çoğaltmak değil, kıyıya varacak ağır-aksak kulaçlarımızı var olan azmimizle/gücümüzle atmaktır yaşamın son demi, son hevesi…
 

Kişisel olsun, toplumsal olsun, insan denen varlık kendi “akıl penceresi”ni dışa olduğu kadar, kendi dünyasına yönelttiği/açtığı zamanlar, ruh dünyasını tanıma olanağı yaratır kendine… Ve bir büyük hesaplaşmayı/muhasebeyi yapar yalnız başına onu yaratan önünde. Böylece yitik zamanların başlayacağı noktaları/durakları Allah’ın akıl denen lütfu/nimeti ile siler yaşamından. Sonra da kendini tanıma açısından bedensel bütünlüğünü ruhsal birliği ile birleştirince yaşamının anlamına kendisi damga vurur olur.


Yitik zamanlarımız vardır. Dün vardı, bugün de vardır, belki yarın da olacak...


Sonradan vahlanmaların, kimilerimizin dediği gibi “Sonradan vahlanma para etmez” söylemindeki durumları yaşamamak için, yaşamı anlamlaştıran iş-güç, ibadet, eğlence, tatil, bilgilenme, gezme-tozma vb. yaşam kesitlerinde öncelikle her alanın bilgi ışığını kendi benliğimize sindirdiğimizde “yitik zamanlar” için hiç kimse vahlanmayacak/sızlanmayacak/üzülmeyecek… Bunu başarmışsanız ne mutlu size…


Siyaset mi?.. Keşke bu alanda bunca “yitik zaman” yaşamasaydık…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com