Havanın gidişatını, nereye varacağını önceden yorumlamak öyle herkesin bileceği iş değil. Her şeyden, önce günümüz deyimi ile meteorolojiden anlamak gerek…  Günümüzün  meteorolojik olanakları eskiden yoktu; ama öyle insanlar vardı ki, havanın geleceğini okumada/bilmede usta idiler.  Bu;  geçmiş yıllardaki hava deneyimleri kadar, yılın hangi ayında hangi fırtınanın eseceğini/yaşanacağını bilmelerinden/bilgilerinden kaynaklanıyordu. Örneğin, böyle deneyimli/bilgili kişiler her yılın 8 Ocak günü Zemheri, 28 Ocak’ta Ayandon,18 Mart’ta Kırlangıç, 22 Mart’ta Mart Dokuzu, 23 Mart’ta Kozkavuran, 26 Mart’ta Çaylak, 29 Kasım’da Ülker, 12 Aralık’ta Karakış fırtınasının ve daha nice fırtınaların eseceğini/yaşanacağını bilirlerdi.

Belli tarihler…  Belli fırtınalar…  Bu günleri bilenler o günlerde iş için bahçeye/bağa çalışmaya gitmez,  seyahat için yola çıkmazlardı. Çünkü deneyimlerden bildikleri için hava mutlaka eser/savurur, yağardı.  Hele sonbahar ve kış mevsimi ise iyice önlem almak gerektiğini bilirlerdi.

Babam Rahmetli fırıncı olduğu kadar denizci idi. 1916 yılında Çarlık Rusya Doğu Karadeniz kıyılarının Harşıt Irmağı’na değin olan bölümünü işgal öncesinde halk  Ordu, Samsun gibi batı illerine yaya/yürüyerek giderken; kimileri  de deniz yoluyla batıya göçtüler. Babam daha 16 yaşında iken kardeşleri/amcalarımı, halalarımı, babaanne ve dedemi takasıyla denizden muhacerete taşıdı. Diyeceğim o ki,  denizci olduğu için havanın durumunu okumada üzerine yoktu babamın.   Bu bilgisini fırıncılıkta çok iyi kullanmasını da bildi yaşamı boyunca…  Yağmurlu havalarda köylüler pazara gelemediğinden babam da; havanın durumunu,  yani yağmur yağıp yağmayacağını tahmin ettiğinden ekmek pişirimini de ona göre ayarlı yapardı. Hava tahmini için deniz kenarına iner kuzey-batı yönüne, ufka bakar, havanın geleceğini tahmin ederdi.

Babamın yaptığı,  bilgi ve deneyimini mesleğinde kullanmaktı.

Günümüzde, bilgi birikiminin toplumumuzda ne denli geçerli olduğu üzerine zaman-zaman derin düşüncelere dalarım. Sonra gördüğüm bir olumsuz gelişme için ilgililer hakkında kendi-kendime, “Ya bunlarda hiç mi kafa yok” diye sorarım.  Kimileri, ticaretin, sanatın, bilimin, kültürün, ekonominin, siyasetin kendi gelişme kurallarını hiçe sayıp; yeni-yeni kurallar koyanlar kendi mantık ölçülerinin tutarlılığını hiç uslarına/akıllarına getirmiyorlar nedense…   Böyleleri  “Bildiğim bildik…” tipi yaşam görüşüne kendilerini kaptırmış kişiler olarak yaşarlar aramızda…

Farklı, elbette ki tutarlı düşünceye saygı duyulur, duyulmalı… Ama, “Ben söyledim, doğrudur” tek yönlü ve de mutlaka yanlış bir düşüncenin geçmez akçe olduğunu yaşamadık  mı ve de görmedik mi?

Siyasette  -maalesef-  bu tür düşünceye kapılanlar çokça var. Oysa siyasetin geniş penceresinden var olan manzaraya bakıldığında görünen gerçeklere herkesin yorum getirip ortak bir görüşte buluşulması gerekmez mi?  Hayır, öyle olmaz. Piramidin tepesinden gelen ses  “sağlıklı”dır denilip peşine düşülür, sonrasında da “yanlış hesabın Bağdat’tan dönmesi” durumu yaşanır.  Böyle durumlarda çalgıların/enstrümanların akort tutarlılığından çok; şefin, koroyu yönlendirmesindeki yanlışlar sırıtır hep.  Ama suç/kabahat koroda aranır böyle falsolu hallerde…   Siyasette bunu hep yaşaya gelmedik mi?  

Ne yazık ki, siyaset geleneğimizde  “baş”ın yaptığı yanlışı/falsoyu/gafı piramidin alt tabakalarında bulunanlar sineye çeker ve söylemlerinde bu yanlışı doğru diye savunurlar. Bu durum; bizim siyaset anlayışımızın bugün bile gerekli olgunluğa erişmediğinin işareti değil de ne?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com