Basın, günümüz tanımlamasıyla “medya”, özellikle bizde öteden beri sevilmez. Osmanlı döneminde -o zamanlar bugünkü gibi medyalaşmamış, çok dallanmamıştı- gazetelere sıkı bir sansür uygulanır, gazetecilere göz açtırılmazdı. Hatta bu dönemde -daha sonraları da oldu yagazetecilerin suikastlara kurban gittiği çokça yaşandı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında kimi iç güvenlik sorunları yaşanan olaylar nedeniyle gazetelere yaptırımlar uygulanmış, gazeteciler hapsedilmiş, sürgüne gönderilmişti.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği listeye göre 1909’dan günümüze değin ülkemizde 65 gazeteci katledilmiş... Hatta öyle ki kimileri “kim vurdu?”ya gitti, katilleri bugün bile bulunup cezalandırılamadı.

Sabahattin Ali (1948), Abdi İpekçi (1979), Ümit Kaftancıoğlu (1979), Çetin Emeç (1990), Uğur Mumcu (1993), Onat Kutlar (1995), Ahmet Taner Kışlalı (1999) ve diğer gazeteci şehitler... Gazeteci, gerçek anlamda görevini yaptığında bizim gibi toplumlarda sevilmez. O nedenle kısa yoldan “karanlık güçler”ce hesabının dürülmesi/ görülmesi kararlaştırılır.

Bu, bizde -maalesef- hep böyle oldu/yaşandı. Kimi cinayetlerin “dış güçler”ce organize edildiği bile iddia edildi. Cinayetlere kurban giden gazeteciler “doğruya doğru, eğriye eğri” ilkesinden ayrılmamalarının/kopmamalarının bedelini canları karşılığında meslek şehidi olarak ödediler.

Bizde, bir de gazeteciler üzerinden gazetelere yönelik saldırılar yaşanır. Bunun da örnekleri ne yazık ki var basın tarihimizde. Örneğin, 1945 yılında Sertellerin Tan Gazetesi’ne yapılan saldırı... Tüm basım tesislerinin, bürosunun, binasının tahrip edilmesi... Daha sonraları ve günümüzde de saldırılar oluyor gazete binalarına... Bu hiç yakışık olmayan eylemler hep bizim iç işimiz, sorunumuz... Demokrasimizin bir yerde görünür kalitesi!.. Gazeteciler görev anında engellenir, tartaklanır, dövülür... Makinesi, olmazsa kolu kırılır. Hızını alamayan kimileri de gider gazetelerin binalarını kurşunlar...

Tabii ki bunlar “vukuat-ı adiye”den değil... Sıradan bir olay olamaz... Böyle durumlarda basın meslek kuruluşları bu tarz saldırıları kınar, müsebbiplerinin/yapanların yakalanmasını ilgililerden ister. Böyle bir talep/kınama basın meslek kuruluşlarının hakkıdır.

Biliyorsunuz, önceki günlerde Yeni Şafak ve Yeni Akit gazetelerine saldırı yapıldı. Kuşku yok ki kabul edilir bir olay değil. Çok çirkin... Ayıp da ayrıca... Ama benim anlayamadığım şu ABD Ankara Büyükelçisi’ne ne oluyor? Büyükelçi J. Bass, çirkin olayın kabul edilemez olduğuna işaret ediyor, sanki birileri bu olayı tasvip ediyormuş gibi... Sanki ilgililer bu olaya seyirci kalmış gibi... Bu bizim iç işimiz... Demokrasi sorunumuz... Dışarıdan laf yetiştiriyor. Peki, öteki Büyükelçilikler niçin susuyorlar? Laf yetiştirseler ya...

Onlar, bu çirkin olayı “sükut ikrardan gelir” anlamında onaylıyorlar mı yoksa?

Bizde böyle durumlarda; “-Sen işine bak... Kudalislik yapma!” derler.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.