Bu haftaki en heyecanlı gündem, Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin’in hafta başındaki günübirlik Türkiye ziyaretiydi. Putin, kendisinin de yakından tanıdığı Türk Devletleri’ne has atlılar eşliğinde, turkuaz halının üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni temsili binası Ankara Beştepe’deki saraya doğru yürüdü.

Rusya ile geldiğimiz noktayı anlayabilmek için 2006-2007 yıllarına dönmek gerekir. O yıllarda Tuncer Kılınç Paşa herkesi şaşırtan bir çıkış yapmış ve Türkiye’nin Çin ve Rusya eksenine doğru kayması gerektiğini söylemişti. Daha sonra bu çıkışının hesabını vermiş ve hapis yatmaktan zor kurtulmuştu.

İktidarın ABD’ye yakın durması bazı subayları harekete geçirmiş ve bu hareketlilik iktidar üzerinde endişeye neden olmuştu. O günlerde iktidarın Ergenekon adı altında yapılan operasyonlara ses çıkarmamasını eleştirenler, iktidar dik durmasaydı darbeye kalkışacaklardı. En iyi niyetli ifadeyle biz vatandaşlar bu korku ve endişeye kapılmıştık. Hatta 2008 yılı ile 1908 yılı arasındaki korkunç benzerlikleri görüyorduk.

Ergenekon sözde terör örgütü operasyonları başladığında, bu operasyonların 1 Mart 2003 tezkeresine onay vermeyen askerlere yönelik olduğunu söylemiştim. Derin devletin temizlendiği safsatasına ise hiç inanmamıştım. Nitekim hala derin devlet denilen şey dimdik ayakta ve her zaman olduğu gibi yine ABD-İngiltere-İsrail ittifakından ilham alıyor. O günleri hatırlayın. Nerde bir Amerika-İngiltere ve İsrail yanlısı olmayan subay varsa ordudan kumpasla temizleniyordu. Asker adeta yeni bir sivil müttefikle hizaya getiriliyordu. Aslında iktidara karşı asker içinde bazı subaylar gaza getirilmiş, ortaya çıkarılmış sonra da sözüm ona “demokrasi havarileri” tarafından tek tek yataklarından toplanmıştı. ABD-İngiltere-İsrail üçgenine itaat etmemenin cezasını ödüyorlardı.

Yine o günlerde, “eğer bu derin devletin temizliği ise ve gerçekten Türkiye’de sivil iktidarın, Ak Parti’nin zaferi ise, neden bir türlü sıra Amerika-İngiltere-İsrail blokuyla müttefik olmaya inananlara gelmiyordu?” diye soruyordum.

Tam 28 Şubat sürecini yürüten güruha sıra gelmek üzereydi ki, önce haksız yere gazeteciler içeri alındı. Erdoğan, akıllıca ve sakince süreci izliyor ve bir türlü beklenen tepkiyi vermiyordu. Son çare en yakınından adam almaya kalkıştılar. 7 Şubat krizi patlak verdi. Operasyonu yapanlar Erdoğan’a “artık dur” dedirtmek istemişlerdi. Eğer, “durmak yok yola devam” derse ona da Ergenekoncu yaftası vurulacaktı.

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tereddütsüz bir şekilde “durmak yok yola devam” diyordu. 2010 yılıydı ve Rusya ile yakınlaşmaya başlamıştı. İsrail ile ipler zaten iyice gerilmişti. Almanya ise Ortadoğu’daki menfaatlerini ayakta tutmak için ABD-İngiltere-İsrail üçgeninin kovasına su taşımaya başlamıştı bile. Fransa’nın ise kafası hala karışık…

Her ülke için ayrı bir siyaset geliştiriyor.

Bu ortam altı yıldır devam ediyor. Erdoğan ateş çemberinin tam ortasında çıkış yolu arıyor. Ergenekon denilen o dört tarafı dağlarla çevrili vadiden bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Gerçekten de II. Abdulhamit Han döneminin o çetrefilli haliyle çok benzeşiyor. Nitekim, bir bağımsızlık ve özgürlük yolu bulmak için çırpındığı için 2013 yılında Erdoğan, ergenekoncu diktatör ilan edilerek defteri dürülmeye çalışılıyor.

Bu sıralarda Türkiye’ye benzer şekilde alanı daraltılmaya çalışılan bir başka ülke de Rusya.

Türkiye’deki Kürt hareketini adım adım ABD’ye kaptırıyor.  İngiltere, Almanya’nın kadim menfaatlerini de kullanarak İran’a çengel atıyor. Zalim Esed’in inadı yüzünden Suriye kargaşa içinde. Ukrayna Batı’ya entegre olmak üzere. Türkiye’de ise Batı’ya tam teslim olma niyetinde olmayan bir iktidar var ve bu iktidarı da, içerdeki ABD-İngiltere-İsrail üçgeniyle tam müttefik bir paralel yapı devirmek üzere.

Rusya bu sıkışık ortamda derhal çözüm sürecine destek vermeye başlıyor ve Ukrayna’ya asker çıkarıyor. Batı ülkeleri Rusya’ya karşı ekonomik yaptırım kararı alıyor.

Türkiye Kırım Türkleri ile çözüm sürecinin tam ortasında kalıyor. Suriye konusunda ise Amerika İsrail’in sözünü dinleyerek çözümü uzatıyor, muhalifleri kontrol edemediğini düşünerek desteğini iyice azaltıyor.

Farklı noktalarda alanı daraltılan iki dünya lideri Erdoğan ile Putin işte böyle bir kader birliği atmosferinde bir araya geldiler. Her iki liderin de en büyük kozu enerji ve enerji yolları. Aslında aralarında işin içinden çıkamadıkları tek mesele var. Suriye ve Esed meselesi. Eğer bu mesele aşılırsa, karşılıklı ticari ilişkiler iki ülkeyi ayrılmaz bir şekilde müttefik yapabilir. Kürt Meselesi, Kırım Meselesi, Karabağ meselesi ve İran ile ilişkiler, ekonomik yakınlaşma sonucunda kendiliğinden yoluna girebilecek konulardır.

Amerika-İngiltere-İsrail ve yeni müttefikleri Almanya, bu ziyarette alınan enerji ve ticaret konusundaki işbirliği kararlarını ciddiye almamış görünüyorlar. Bu ülkelere inanmış gazeteciler Rusya’nın blöf yaptığını yazıp duruyorlar.

Hâlbuki kazın ayağı öyle değil. Paralel medyanın ziyaret sırasında, Erdoğan ile Putin’in resimlerini “Çar ve Sultan” olarak yorumlaması, derin rahatsızlığın işaret fişeği bence.

Arayışımız ve yürüyüşümüz kutlu olsun…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.