Geçmişe “mazi oldu” diyebilmek için tüm bilgilerin belleklerde yer alması, konunun tüm detayları ile bilinip küflü/tartışılır yani kalmaması ön koşuldur bilenler için. Yok, ortalık aydınlık değil; loş bir ortam, görüntü netliği yoksa; o zaman kesin yargı için ya çalışılmalı ya da çalışmaların sonucu beklenilmeli sağlıklı karar vermek için.


Böyle düşünüp uygulayabiliyor muyuz? Hangi konu var ki; üzerinde uzun-uzun düşünüp karar verdikten sonra bunu açıklıyoruz? Kimi zaman ortada oluşan negatif manzara için “ağzı olan konuşuyor” yarışması yapılıyormuş gibi hemen ortaya atılanların sonradan mazeret ormanında kaybolduğuna tanık olmayanımız mı var? Özellikle de siyaset pazarında... Geçmişte de, bugün de aynı ucuz akıl yarışmalarıyla konuşmuş olmanın hazzını/mutluluğunu yaşayanları hiç mi görmüyoruz çevremizde? Hele de geçmişte... Örnek mi? O kadar çok ki, en çok canımı yakanı vereyim. 26 Nisan 1986 tarihindeki Çernobil Olayı...


O dönem Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinden biri olan bugünkü Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santrali’nde patlama olmuş, yayılan radyasyon yüklü bulutlardan Türkiye de etkilenmişti. Trakya ve Doğu Karadeniz illeri bu radyasyonun etkisini yaşamıştı. O tarihte Trabzon’da Kuzey Haber gazetesini yönetiyorum. Genç gazeteci arkadaşım Yusuf Turgut sağ kolum. Heyecan dolu, renkli bir gazetecilik yaşıyoruz. Çernobil’de nükleer patlama oldu, radyasyon yüklü bulutlar karayel rüzgarının da etkisiyle ertesi gün Karadeniz kıyılarına geldiğini bilmemek için aptal olmak gerek. Haber ajansları Başbakanın ve diğer hükümet yetkililerinin “Radyasyon Türkiye’yi etkilemeyecek” demeçlerini yayımlıyor.


Ortada görünen gerçek ise radyasyonun Türkiye’yi yüzde yüz etkilediği... Hani derler ya, durumumuz, “Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” örneği... Ama gazetecinin böyle ikircikli durumu mu olur? KTÜ’deki Profesörlere soruyoruz “yok” diyorlar. Hükümet yetkilileri, Başbakan, Ticaret, Sağlık Bakanları “radyasyon gelmedi” diyorlar. Siz olsanız ne yapardınız? Kararı verdim, haberi yazdım: RADYASYON TRABZON’DA... başlığıyla haberi sürmanşetten verdik. Radyasyon konusunda Karadenizli yurttaşlar uyarılıyor, ama öte yandan da “Radyasyon yok!” haberlerini yetkililer radyolardan, televizyonlardan duyuruyorlar.


Tavşana kaç, tazıya tut” gibi bir durum... Ama biz gazetecilik görevi/aşkıyla yurttaşları uyarıyoruz: Radyasyon Trabzon’da...


Sürmanşetten “Radyasyon Trabzon’da...” haberini verdik ya, ertesi sabah daha gazeteye gelmeden o zamanın Trabzon Valisi Yılmaz Ergun telefonla aramış, beni sormuş. Gazeteye geldiğimde durumu anlattı arkadaşlar. Biraz sonra valilikten ikinci kez telefon... Sayın Vali, “nereden çıkardınız radyasyonun Trabzon’a geldiğini? Ya halk heyecana kapılırsa?..” diye biraz sitem, biraz da öfkeyle soruyordu. Yanıtım; “Sayın Valim gelmemişse açıklama gönderiniz, onu da yazalım...” oldu. Valilik

Radyasyon Trabzon’a gelmedi” açıklamasını gönderdi, onu da yayımladık. İlerleyen zaman bizim gazeteciliğimizi doğruladı.


Fındık zamanı geldiğinde fındık ve çay ürününde radyasyon bulunduğu resmen açıklandı. Fındık ve çay alımlarına kimi koşullar getirildi. En ilginci de, zamanın Cumhurbaşkanı Evren, “Çay içmek zararlı değil, yenirse zararlı” açıklamasını yapınca Başbakan Özal durur mu? O da, “radyasyonlu çay daha lezzetli...” demez mi? Eh, artık ağzı olan konuşmaya başladı radyasyon konusunda. Sanayi Bakanı Cahit Aral da TV’ye çıkıp milletin gözünün içine baka-baka çaydaki radyasyonun zararsız olduğunu söyleyip demli çayını içti. Hiç kimse sormadı, “Ya bu Bakan Rize çayı mı içiyor, yoksa Seylan çayı mı?” diye...


Gördünüz işte, “ağzı olanın” nasıl kendi keyfine/çıkarına “Laf kalabalığı” yapıp “uyutma numaraları” çevirdiğini...


Bundan 29 yıl önce 26 Nisan 1986’da yaşanan Çernobil Olayının yıldönümünde bunları anımsadım.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com