Çocuk yaşlarda, Trabzon’da şimdiki Royal, o zamanki adıyla tahta koltukları olan balkonlu Saray sinemasının kapı önünde, Arnavut taşları üzerinde yerlerde seyyar bir pazar oluşurdu.

Çizgi roman pazarı.

Herkes, çizgi roman da olsa okurdu. Şimdiki gibi okuma özürlü değildik.

Okuduğumuz çizgi romanlarda, izlediğimiz filmlerde, yanlış da yapsa çizgi roman kahramanlarına, banka soyan çetenlere bile hep iyimser bakmışızdır.

Bankayı soyduktan sonra yakalanmamalarını istemişizdir hep.

Bazı bankaların bizleri yüksek faiz konusunda, ileride bizi söğüşleyeceğini hissettiğimiz için belki.

*

Evde ders çalışır gibi yapıp, tarih kitabının arasına sıkıştırdığımız çizgi romanları, Zagor ve Çiko ile Tommiks, Konyakçı, Baron, Teksas, Doktor ve Red Kit’i sanırım 40-45 yaş üstü olanlar çok iyi hatırlar.

Annemiz, babamız bizi ders çalışıyor zannederdi ama biz o ders kitabının içinde Teks, Ten Ten ile Kaptan Swing ve yakın dostu Gamlı Baykuş ile göl kenarındaki Ontario Kalesi’nin içinde kendimizi kırmızı urbalılara, İngiliz askerlerine karşı savunmada ki kahraman gibi hissederdik hep.

Renkli ve hayal dolu, fakir ama keyifli maceralı günlerdi o günler, özellikle 1980- 85 öncesi...

*

Kendi aramızda çizgi roman kitaplarını değiş tokuş yapar ya da birbirimize pazarlık yaparak satardık.

Saray sinemasının önü aynı zamanda çizgi roman panayırıydı.

Duvarların kenarları sergilenen çizgi romanlarla doluydu.

Herkes evinde okuduğu, biriktirdiği çizgi romanları ve cep fotoromanlarını satmaya ya da takas etmeye gelirdi oraya.

Özellikle ramazan günleri izinli olan ya da çalışmayan insanlar veya emekliler, bayanlarda dahil, o zamanlar televizyonlar, kanallar, bilgisayarlar, cep telefonları evlerimize henüz girmediği dönemde vakit geçirmek için gelir, 5-10 tane çizgi roman alır evine giderdi.

İftara kadar bunları divanda yada koltukta uzanır okurlar, vakit geçirirlerdi.

Özellikle Saray sineması’nda her cumartesi günü, saat: 17.30’da oynayan western filmleri öncesi bilet bulmak zor olurdu. Hatta tek salon olduğu için bilet kalmaz ve karaborsacılar dışarıda kapı önünde bilet satardı.

Bu filmler başlamadan önce de, çizgi romanlar insanlar arasında yoğun bir alışveriş ortamı sağlardı, şimdiki Royal Sineması’nın aralığında.

*

Gıcırdayan koltuklarda film seyrederken, kasabadaki bankaların ve posta arabalarının soyulduğunu gördüğümüzde, her nedense, mutlu olurduk sinema perdesinin önünde...

Demek ki farkında olmadan 2000’li yılların intikamını almışız hep o günkü hislerimizle.

Bazı bankaların insafsız, acımasız, faizci ve biraz da yalancı bir yanı vardır.

O yüzden çoğu kimse sevmez bir çok bankayı.

Hele de sahipleri yabancı bir ülkeye ait ise, bir o kadar daha uyuz oluruz öyle değil mi?

Bankada 200 lira paranızı unutsanız, hatırlamazsanız eğer, içerden biri sizi tanımıyorsa haberdar de etmezler.

Hatta sizi haberdar etmez ve hatta üstüne de bazıları yatabilirler.

Biliyor musunuz bilmem ama bankalarda unutulan ve sahipleri çıkmayan, verasetçilerinin bile arayıp sormadığı milyonlarca lira, kanunda belirtilen belli bir yıl aradan sonra yine çekilmediyse, bankaların cebine girmiştir.

*

Birazcık borcunuz kalsın, yıllanıp da borcunuzun katlanmasını bile bekleyen bazı bankalar olmuştur, sonra evinize haciz bile getirirler.

Bankamatikten para çekerken bile sizi bir müşteri değil, yonulacak bir kaz olarak gören de vardır belki.

Bu ülkede bankaları doğru dürüst denetlemeyip, milyonlarca insanımızın her gün artan banka borçları yüzünden, işte banka soyguncularına o çizgi romanlarında ya da sinema filmlerinde hep sempatik bakmışızdır. Yalan mı? Tabi ki bu doğru bir düşünce değil.

Tabi ki hırsızlığın her türlüsüne karşıyız. Soyguncularada.

Bu memlekette, Gaziantep’te baklava çalan çocuklar tutuklanmıştır ama bankayı dışarıdan soyanlar 6-7 yıl, içerde çalışanlardan soyanlar 2-3 yıl yatıp çıkmıştır.

Paraları zula ettiği yerden çıkarak, ondan sonraki hayatlarında her gününü tatil modunda geçirmiştir. Örnekleri halen var bu ülkede.

*

Yeşilçam döneminde “Canım kardeşim” filminde, çok fakir oldukları için Tarık Akan ve Halit Akçatepe’nin bir beyaz eşya satıcısının camını gece yarısı kırıp, kan kanseri minik kardeşlerinin son isteği olan siyah beyaz ekranlı televizyonu çalmalarına, hangimiz sempatik bakmadık ağlayarak. Hadi söyleyin dürüstçe!..

Üstelik bir de hep birlikte alkışlardık, sanki bizi duyacaklarmış gibi o beyaz perdenin arkasında.

Emeklinin 3 yıllık maaşı, kendi bankalarına yatması karşılığı 300-400 lira verecekler diye ortalığı ayağa kaldıran, neredeyse televizyonlara ve sokak panolarına reklam verecek olan hükümet sözcüleri ve bankalar 10 milyon civarında emeklinin duygularıyla bile oynamaktan utanıp sıkılmıyorlarsa yapacak bir şey yok!..

*

Bu hayat sadece beyaz perdedeki film sahneleri ya da çizgi roman kahramanı Tarzan, Fantom Kızılmaske veya pır pır uçağı olan Mister No’da yaşananlar gibi olsaydı keşke.

Tüyü bitmemiş yetimin hakkını çalanların sevilecek bir tarafı yoktur, doğru.

Ama hangimiz Red Kit’in baş belaları, soyguncu çetesi Daltonları sempatiyle, gülerek okumadık ha!

İşte biz, bu ülkeyi ihale adı altında kimler soyuyor? Hangi bankalar müşterisine kredi ve faiz konusunda acımasız davranıyor? Kimler dükkanları gece yağmalıyor vs...

Bunlara sempatik bakmaktan vazgeçmediğimiz sürece, hiç kimsenin artık ağlamaya ve sızlanmaya hakkı yoktur.

Bilin ki; zaman daralıyor

Bilin ki; kum saatinde, son kumlar dökülüyor

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com