Maziyi/geçmişi bilmediniz mi, hep olduğunuz yerde dönüp durursunuz. Dedenizin, babanızın, ninenizin, annenizin, yakınlarınızın yaşam öyküleri sizin için bir rehber, bir çıkış kapısı olduğu kadar bir öğretidir ayrıca. İşte tarih bilimi de bunun için var zaten... Ders/ibret alıp düşülen hataları tekrarlamamak/yinelememek... Acaba biz toplumsal anlamda tarihten gelen ve üzerimize düşen görevi yapabiliyor muyuz? Yani, tarihi okuyup, yaşaya geldiğimiz olayları tahlilde/analizde edindiğimiz bilgiler çerçevesinde güncel olayları yorumlayabiliyor muyuz? Sanmıyorum.. Toplumsal anlamda bunu yapmıyoruz. Belki de tarihin öğretisini bilmek/ uygulamak işimize gelmediğinden önemsemiyoruz. O zaman da dar bir algı ile olayları yorumluyor, olduğumuz yerde dönüp duruyoruz. Günümüzde yaşadığımız olaylara hem yurt açısından, hem de dünya ölçeğinden bakar mısınız? Özellikle de ülkemiz açısından... “Çok Partili Dönem”e geçiş tarihi olan 1946’dan bu yana demokrasi adına hangi kalıcılığı getirebildik de “demokratik düzeni” bunun üzerinde inşa edip geliştirebildik? Seçim Yasası’nı kalıcı, değişmez bir şekle kavuşturduk mu? Partiler Yasası’nı da öyle... Peki, yargı bağımsızlığı?.. Düşünce, söz, yazı hürriyeti/özgürlüğü... Oysa bu temel ve diğer hak ve özgürlükler konusunda siyaset arenasında her seferinde “en geniş anlamda” özgürlüklerden söz edenler “Yürütme”ye geldiklerinde bu vaatlerini unuttuklarını görmedik mi/yaşamadık mı?

1946 genel Seçimlerinde muhalefetteki DP yurttaşlık hakları konusunda çoook geniş kapsamlı vaatlerde bulunmuş, o nedenle de dağıttığı umutlarla 1950’de iktidar olmuştu. Tabii ki vaatlerinin kimilerini sahiplendi ve hemen gerekli yasaları TBMM’den çıkarıp yürürlüğe koymuştu. Bu yasalardan biri de “Basın Yasası” idi. Memleket/ülke güllük/ gülistanlıktı DP’lilere göre... Muhalefetteki CHP de bu olumlu gelişmelere ne diyebilirdi ki? Ama 1955’ten sonra ekonominin çarkları yavaş döner, kimi konularda hiç dönmez olunca ülkede muhalefet sesleri yükselince DP yetkilileri önce basında yasa değişikliğine sarıldılar. İktidarı eleştiriden gazeteleri bir bir kapatır oldular, muhalif gazeteciler de hapishanelere atıldılar. Denilebilir ki, muhalefet basınından kapama cezası almayan gazete ve hapse girmeyen gazeteci kalmadı o dönem...

Geçen hafta sonunda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin İstanbul’da düzenlediği bir toplantıda Radikal Yazarı Sayın Altan Öymen dün ile bugünü karşılaştıran konuşmasında hapse atılan gazetecilerden söz edince ben de geçmişe bir yolculuk yaptım bildiklerimle... O dönemde (1957-1960) muhabiri olduğum Yeni Gün Gazetesi’nin birinci sayfasının tümüyle tekziple -evet, evet tümüyle tekziple- kaplı olduğunu görüp/yaşadım. Bu hususu Sayın Öymen toplantı sonrası anımsattım. Tabii ki acı acı gülümsedik. Hapis ve para cezaları, gazete kapama yanında bir de muhalif basına -o dönem gazete kağıdını hükümet ithal edip dağıtıyordu- “kağıt tahsisi”nde cimrilik yapılıyor, kimi zaman kağıt verilmiyordu.

Tabii ki bunlar çook gerilerde kalıp tarih oldu. Ama bu olumsuzluklardan ülkede demokrasinin gelişmesi adına basın/medya konusunda hangi dersi çıkardık?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com