Bellek/hafıza algısı kişiden-kişiye değişen bir zenginlik, Allah vergisi… Kiminde sığ/yufka, kiminde engin/zengin bir durum… “Akıllıdeli” ayırımı da bu hazinenin zenginliği söz konusu olduğunda yapılıyor çoğunlukla. Kişinin toplum katında beğenilen bir eylemi/durumu söz konusu olduğunda “akıllı kişi”; ya da beğenilmeyen, tepki alan bir eyleminde de “Boş ver, deli kişi” değerlendirmesi yapılması işte bu zenginliğin-fakirliğin sonucudur kuşkusuz.


Bellek/hafıza zenginliği devamlı mıdır? Ya da eskilerin deyimiyle “baki” midir?

-Değil, tabii ki…

Siz hiç küflenen ekmek gördünüz mü? Görmüşseniz, küflenme olayının dıştan içe doğru olduğunu, zamanla ekmeği tümüyle kapladığını bilirsiniz. Bellek/hafıza zenginliği deöyle bir durum… Kişioğlu kendine tanınan yaşam sürecinin ilk çağında algılama merakıyla yeni bir CD gibi her şeyi belleğine kaydeder. Ne zaman ki bellek/hafıza kasası, başka bir ifadeyle bellek CD’si dolar, işte o zaman “unutma dönemi” başlar. Bu unutma durumu yaşamın ilk yıllarından başlar, sürer gider.


Sonuçta bir algılayamama dönemi yanında, virüs bulaşmış bir CD gibi tüm anıları/geçmişi yitirme/unutma yalnızlığı başlar o kişi için. Oysa kişi belleğini tıpkı bir çiçek bahçesi gibi bakımda tutsa, korusa bu sonuca mı varır?


Çoğu arkadaşlarım, geçmişe/maziye yönelik durumlarda kimi konuları nasıl anımsadığıma/ hatırladığıma şaşıyorlar. Şaşılacak bir durum yok aslında… 1950’lerden bu yana “günlük tutma alışkanlığı”mın meyvesi, bana kazandırdığı bir durum bu. Yoksa ben de belleğimi/hafızamı geliştirme ve de “unutma hastalığı”na yakalanmaması için günlüklerimi zaman-zaman okumasam kim bilir nasıl olurdum?


Diyeceğim o ki, bellek/hafıza bahçenizin tapusu olan “günlükler”inizi okuyarak kıyıda/ köşede kalmış, küflenmeye/unutulmaya başlanmış anılarınızı sahiplenebilirsiniz. Ekmeği küften nasıl koruyor, kurtarıyorsak, bellek/hafıza için de bu uygulamayı yapanlar kazanıyor hep… Tabii ki “günlük tutanlar” için bu geçerli.


Siyaset cephesinde “günlük” tutan var mı bilemiyorum. Günlük tutmak öyle sıradan bir iş değil. Bir kere satırlara dönüştürdüğünüz günlük yaşamın arkadan gelen kuşaklara/nesillere “örnek” gösterilme gibi bir durumu olduğunun bilincinde olmak gerek. O zaman da atılan her adımın sorumluluğu gündeme geliyor. Böyle bir sorumluluğu omuzlayan kişi siyasetçi ise çok daha dikkatli olması gibi bir durum ortaya çıkıyor.


Ülkemizde siyaset söylemlerinin hep kaygan bir zeminde yaşandığını, buna kimi zaman kirlilik bulaştığını bilmeyen var mı? “İlkelilik” denen ve kişiye toplum katında saygınlık kazandıran erdemli bir kararlılık siyaset bahçesine henüz ekilmedi.


Muhalefetteki söylemlerine tezat olan, iktidara gelince “çevir kazı yanmasın” anlayışına sarılan kimi siyasetçilerin ülke yarınlarına nasıl olumsuzluklar yarattığını yaşamış bir kişiyim.


Ülke gerçeklerini tanımadan/bilmeden siyasete sarılmak/atılmak; -beyinlerde değil- kursaklarda bilinçsiz bir heves olarak yaşanır geri kalmış toplumlarda.


Demokrasinin“başöğretmeni” durumundaki siyasetçi, bu görevi için çok bilgili/donanımlı olmalı… Yurt gerçeklerini bilmeli, yurtsever olmalı… Bir de söylemlerini kendisi “günlük” olarak yazmasa da toplumsal belleğin, aklın bunları not aldığını bilmeli.


Yapmayan mı, bilmeyen mi? Onu hiç sormayınız:“Kulağına soğuk su kaçmış sazan gibi yalpalar” durur siyaset sahnesinde…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com