Bilirsiniz OHAL, olağanüstü durumları ifade eden bir kısaltma, rumuz... Birkaç günden beri ülkemizin tümünde OHAL (olağanüstü hal) uygulanıyor. Sanmıyorum, birisi çıksın ve neden böyle bir yönteme başvuruldu, diye itiraz etsin.

Siyasal partiler bu konuda olumsuz görüş belirtmediğine göre ortada bir sorun yok demek ki... Ne demişler; “Ulu emre itaat...” Biz de, OHAL uygulamasından yanayız tabii ki... Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurup bizlere korumamız, yaşatmamız, geliştirmemiz için emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik bir darbe girişimi olacak, biz de seyirci rolünde kalacağız. Mümkün mü? Düşünmek bile istemiyorum.

Atatürk’ün ortaya koyduğu devletçilik, cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik, inkılapçılık, laiklik ilkeleriyle bugünlere gelen Cumhuriyet yönetiminin hangi badireleri atlattığını bilmeyenler varsa; -ki var gözüküyor, maalesef- o zaman Osmanlı ve Cumhuriyet tarihini -eski adıyla- Türk Tarih Kurumu kaynaklarından okumaları gerekiyor. Şimdiye değin ne denli yanlış yolda olduklarını anlarlar böylece...

Ülkemizde Cumhuriyet’in ilk yıllarında kimi kalkışımlar nedeniyle -o zamanki adıyla- “Örfi idaresıkıyönetim”, yani OHAL dönemleri yaşandı.

DP döneminde 6/7 Eylül ve 28 Nisan 1960 öğrenci olayları nedeniyle “örfi idare» ilan edilmişti, olayları bastırmak için... Daha yakın zamanda yaşadıklarımızı az-çok biliyor herkes... Sonuçta OHAL’in haklı gerekçelerinde ülkenin bütünlüğü, insanının esenliği söz konusu olunca akan sular bile durur/duruyor.

Ama, olağanüstü durumların hepsinde suçlular yanında bigünah olanlar da, yani; «kurunun yanında yaş da yandı”, sıkıntısı/üzüntüsü yaşandı kimi zamanlar. Hepsinde de gazeteler, dergiler kapatıldı. Böylesi durumlarda gazete/dergi kapatmak bir yerde gelenekselleşmiş oldu sanki... Belki de; -nasıl bir şey ise- moda oldu.

Gazeteyi/dergiyi yönetenler; düşüncelerini ak kağıt üzerine döküp şekillendirme eylemlerinden ötürü sorgulanıp yargılanması gerekirken; gazetenin/ derginin susturulması, kapatılıp kapısına kilit vurulması “yaraya merhem” mi olur düşünüldü o zamanlar acaba?

Ne düşünülürse düşünülsün, her uygulama sonrasında kapatılan gazete ve dergilerin tekrar yayınlanmasına kapatma kararı verenler izin verdi sonradan. “İstiklal Mahkemesi» yargılamalarında, DP sıkıyönetim uygulaması sırasında pek çok gazete kapatıldı. Gazeteleri kapatanlar daha sonra bu hatalarından dönüş yapıp aynı gazetelerin çıkışına/ yayınına izin verip okurlarıyla buluşmasını sağladılar. Demek ki, böylesi durumlarda gazete/dergi kapatmanın bir anlamı yokmuş... Önemli olan ortada bir suç eylemi varsa o gazeteciyi çağırıp yargılarsınız...

DP iktidarı, 27 Mayıs darbesine doğru gidilirken gazeteler üzerinde büyük bir baskı uyguluyordu. Öyle ki, halkın olayı duymaması, bilgi sahibi olmaması için polis gece geç vakit gazete matbaalarına değin gidip «Örfi İdare» emri olarak istenmeyen haberler gazete basım sırasında kalıplardan silinirdi. Ertesi gün de gazetelerin birinci sayfalarında silinen haberlerin yerleri boş çıkardı.

O zamanlar İstanbul basınındayım, gazetelerin sütunlarının böyle boş/beyaz çıktığı bir gün Tercüman Yurt Haberleri Şefi Vedia Blada Hanımefendi, telefonun diğer ucundaki muhatabı silinen haberin ne olduğunu sorduğunda, «-Kardeşim, o boşluğu mektup yazarsınız diye boş bıraktık” demişti şaka yollu.
 

Bu da o dönemin yanlış basın uygulamalarına karşı bizlerin yürek şişkinliğine mizahi bir merhemdi.

Demokrasilerde gazeteler “Yasama-Yargı- Yürütme” erklerinden sonra gelir ve “DÖRDÜNCÜ GÜÇ” olarak tanımlanır/algılanır.

Bu gerçeği bilen Batı demokrasilerinde basın bu nedenle güçlüdür ve saygı görür tüm dünyada...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.