Siyasal partilerin, demokrasilerin vazgeçilmezi olduğunu bilenlerdenim. Ama particiliği “parti-parti olmak” yani; bölünmek anlamının ötesinde aynı görüşü paylaşanların bir bütünlükle siyaset yapmalarını özlerim/ isterim hep...

Demokrasi tarihimizin gelişimini boydan-boya yaşamış bir kişi olarak; hep özlediğim aynı inanç, aynı görüş etrafındaki bütünleşmelerin önü, “kişisel çıkarlar” ve “koltuk sevdalanmaları” nedeniyle kesildi ne yazık ki... Bu yanlış halen devam ediyor.

DP’in sahnede yer almasıyla “sağ siyaset”le tanışan Türk seçmeni, CHP’nin oturtmaya çalıştığı “sosyal devlet” anlayışına karşı çıkınca; 1950- 60 dönemi ekonomide yenilenme ve dışa açılım dönemi olarak yaşandı.

Amerika’nın Marshall Yardımı’nın göstermelik olduğu, ekonomide 1956 yılından itibaren yaşanan tıkanıklıkla anlaşıldı.

Bu sıkıntılı dönemde ABD’nin “ela gözümüze aşık olmadığı”nı da anlamış olduk böylece... Ucuz, ama ilaçlı buğdaylardan yiyen yurttaşların mide ve barsaklarının delindiğine de tanık olduk o dönem.

Bir şey daha, karma ekonomiden ABD’nin önerdiği liberal ekonomiye atlamanın/geçişin altyapı olmadan gerçekleşemeyeceğini, “yabancı sermaye”ye kapıların açılıp sanayileşmek gerektiğini de anladık ayrıca... Ama “yabancı sermaye”nin sömürü aracı olduğunu o zamanlar çok daha iyi biliyorduk.

O dönemde mevcut partilerin tüzüklerinde/programlarında ekonomik sistemler üzerinden konulmuş keskin çizgiler hiç bir zaman olmadı. Hala da yok ya...

Ekonominin değişmez kurallarını sahiplenmekten öte, güttükleri siyasal anlayışa göre pozisyon alıp; “günü kurtarma” çabası peşine düşen siyasetçiler kendi dünya görüşlerine göre partilerini yapılandırdılar.

Sonuçta, ekonomide “sosyal adalet” anlayışının şekillenmesi, toplumsaldan çok “zümresel düzey”e düşürüldü. Bu, partizan bir anlayıştı.

Laikliğin yeniliğe açılan kapısını; “dini temelsiz yorumlar”la yaşamaya kalkanlarca kapatılması ise; siyasetçinin bir tür açıkgözlülüğü oldu bu ülkede... Din olgusunun siyasetin önüne geçmesi ise ona egemen olmasına neden oldu.

Kısır bir döngüde ticaretin/ ihalenin/dinin/iltimasın/yolsuzluğun sarmalında kalan parti yönetimleri dahası siyaset; ekonomide de hangi rengi seçip sürdürülmesine kesin karar veremeyince kalkınmanın toplumsal olgusu da zedelendi böylece...

Sonuçta “renksiz partiler”in varlığı ekonomi dünyasına da yansıdı. Özal döneminde çok sevilen/ desteklenen “orta direk” mevta oldu.

Ekonominin küresel heyecanlarına kapılanlar bu kez; “küçük esnaf/bakkal”lar ile AVM’lerin Kırkpınar Çayırı’ndaki orantısız güreşini seyre daldılar.

Görünen o ki; bu gidişatla piyasada “küçük esnaf” da kalmayacak, teşvik edilen yanlış ekonomik uygulamalardan ötürü...

Demokratik düzende partiler vaaz geçilmezdir. Doğru... Doğru da, hangi partinin hangi ekonomik anlayışı sahiplenip ülkeyi yönetmeye talip olduğunu bilen var mı? Karman-çorman bir manzara... Anlayış...

Böyle bir anlayışla siyase t sahnesinde yer alan partilerin; bırakınız ekonomiyi yönlendirme ilkeliliğini, kendi iç yönetimlerinde demokratik bütünleşmeyi de becerememesi ve “koltuk sevdası”na kapılanların da varlığı; demokrasimizi bir curcuna havasından kurtaramıyor bir türlü...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com