Bilgisizliğin/cehaletin egemen olduğu ülkelerde geçerli olan hep “klişe sözler” olur.
Birileri bir yerlerden aklına estiği gibi –dahası kendi çıkarına- konuşup bir-iki çarpıcı kelam/söz ettiğinde ağızlara sakız verilmiş olur böylece…
“Gördün mü, bak… Demek ki neler varmış…” gibi “dar kafa” söylem sahiplerinin varlığı, demokrasilerin en çıkılmaz/aşılmaz sorunu olarak başrol oynamaya başlar.
Ülkemizin yarım yüzyıldan fazla bir süreçte yaşadığı “demokrasi denemeleri”ne bakarsak, “aynı yerde tepinen” bir rolü oynamadığımızı kim inkâr edebilir?
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün 1937’de Trabzon’da halkla yaptığı bir toplantıda kentin sorunlarını dinledikten sonra konu güncelleşip Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın neden kapatıldığı, demokrasiye, dahası “çok partili sisteme” ne zaman geçileceği “lisan-ı münasip/uygun düşen bir dille” sorulur. Atatürk, daha önce Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olayını da yaşamışlığın deneyimiyle soruya, “En az 20 yıl sonra…” diye yanıt verir.
Direkt bir yanıt değildir bu… Atatürk, her iki parti deneyimiyle ülkedeki birlik/kardeşlik havasının birdenbire -kimi çevrelerce/odaklarca- nasıl bozulduğunu, halkın nasıl kamplara ayrıldığını açıkladıktan sonra yanıtını vermişti o gün.
“En az 20 yıl sonra…”
Bu öğreti Atatürk’ün kulaklara küpe olacak çok önemli bir sözüdür ama, ölümünden sonra dünyada gelişen olayların, Türkiye’ye demokrasiyi “erken bahar” gibi getirdiğini benim gibi yaşlılar bilir ancak.
Hemen, “Atatürk yaşasaydı, demek ki biz 1957’de mi, demokrasiye geçecektik?” diye sormayınız.
O bir demokrasi aşığı olmasaydı, iki kez “çok parti denemesi” yapar mı idi?
1946’da İkinci Büyük Savaş’ın akabinde/ ardından dünya iki kampa bölündüğünde Türkiye’de mevcut “Tek Parti” hükümeti “demokrasi cephesi”nde yer almaya karar verince, ülkede partiler birer kır çiçeği örneği boy atmaya başladı.
Bu gelişme Türkiye’nin “ikinci baharı” oldu.
Oldu da, hiçbir demokrasi deneyiminin olmadığı, halkın eğitilmediği, yasalar yeterince demokratikleştirilmediği için -doğaldır ki- pek çok aksaklıklar yaşandı 1946 sonrasında.
Basın özgür değildir. Yargı bağımsız değildir. Yargıç teminatı yoktur. Yasalar demokrasiye yeterli yanıtı verememektedir. Toplantı ve gösteri hakkı yoktur. Vs… Vs.
DP’nin “demir kırat”ı iktidar olup yönetimi ele aldığında demokratikleşmeye yönelik küçük-küçük adımlar atılmışsa da 1956’dan sonra ekonomideki kimi olumsuzluklar nedeniyle piyasanın dizgine alınmak istenmesi, biraz olsun basına tanınan hakların yeniden sınırlandırılması, “ispat hakkı” gibi pek çok konuda “egemen parti” anlayışının çirkin uygulamaları, yakınmaları/şikâyetleri ülke gündemine getirdi. Huzursuzluk arttı.
Söylemler “çamur atma yarışı” -hâlâ öyle ya- şeklinde gelişti.
“Milleti aç bıraktılar. Ekmek karneyle verildi. Kadınlarımız çarşaf giyecekler. Sigaranın paketini 10 kuruş yapacağız ” gibi anlamsız karalama ve vaatler yanında; “kişilik”lerin de bu pis söylemlere konu edilmesi demokrasimizin en büyük ayıbı oldu o zamanlar.
O çirkin söylemlerde bir ulusal kahramanımıza “asker kaçağı” denilmişti, oy toplanmıştı.

Amaç; seçimi kazanmaksa, o zaman neden yalan/iftira, mubah/dürüstlük sayılmasındı.
Bu yakışıksız tutum ne yazık ki; günümüzde de devam ediyor.
Kimi siyasetçilerin söylemlerini umuttan değil, karalamadan yana yapması, geçmişe takılıp kalması “demokrasi öğretmenliği”nde “zayıf not” almalarına gerekçe oluyor.
Fi tarihinde Temel, takasına Rize’den narenciye yükleyip çıkmış yola.
Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop… Sata-sata İstanbul’a gidiyor. Hesabında zengin olacak. Kefken Adası açıklarında “ne kadar kazandım” deyip paralarını sayarken bir yandan da apartman almayı, pavyonlarda eğlenmeyi düşledikçe mutluluktan uçuyor. O sırada tayfalardan biri aniden yanına gelip; “Temel… Temel Kaptanum, ya baksana fırtuna kopacak!” deyince tüm hayalleri uçar gider, kaptığı küreği kafasına indirince tayfa sizlere ömür. Temel katil olmuştur ama , “Ula hep hayallerumi mahvettun” diye söylenir, bir yandan da mahkemede ne yalan uydurup kurtulacağını düşünür.
İstanbul’da hakimin önüne çıkarılır. Hakim, olayın nasıl olduğunu anlattırır Temel’e. Rize’den çıkışını, hangi limanlara uğradığını bir bir söyler. Kefken açıklarına gelince tekrar Rize’ye dönüp
anlatmaya başlar Temel.
Bu tekrar, birkaç kez olunca hakim sabırsızlanır, Temel’i uyarır:
“Temel efendi, İstanbul’a gel!..,İstanbul’a gel!”
Temel enayi mi, uyanık tabi ki… Ne yanıt versin hakime:
“Yok yaa… İstanbul’a geleyim da as peni, oyle mi?”

***
Siyasetçiler, klişe/basmakalıp sözlere ve geçmişe takılıp kalarak “demokrasi öğretmenliği”ne soyunmamalı…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com