Gaziantep’ten Barak Ovası’nın incisi Karkamış’a doğru yol alırken, az önce loş ışıklı odasında dakikalarca bakıştığımız ‘Çingene Kızı’nın gözlerini düşünüyordum.

Gizemini kimsenin çözemediği, masum, hüzünlü ve buğulu bakışlarını…

***

İnsanın içine işleyen o bakışlar; binlerce yıl evvel, Fırat Nehri’nin kıyısındaki Zeugma’da, hünerli bir ustanın sihirli elleriyle mozaiğe nakşedilmişti.

Yıllar yılı Roma İmparatorluğu’nun zengin ve ihtişamlı şehri Zeugma’daki bir konağın yemek salonunun tabanını süsleyen bu gizemli gözler, son olarak savaşı görmüştü.

Sasani Kralı 1. Şapur, ele geçirdiği şehri yakıp yıkmıştı.

Savaşlara, depremlere ve aradan geçen binlerce yıla rağmen Mezopotamya’nın mümbit topraklarını üzerine örtü yapıp saklanmayı başaran o gözler, 1998’in sonbaharındaki Belkıs kazıları sırasında arkeologlara gülümsemişti.

Antik dönemin bu etkileyici tanığına, ‘Tanrıların Anası Gaia’ diyenler de oldu, Şarap Tanrısı Dionysos’un müridesi Maenad olduğunu iddia edenler de.

Hatta Büyük İskender olduğunu söyleyenler de…

Topraktan çıkarıldığında, halka küpeleri ve örgülü saçlarına dikkat eden bir arkeolog, ‘Çingene kızına benziyor’ deyince, adı öyle kaldı: ‘Çingene Kızı’

Dünya artık onu bu isimle tanıyor.

Fakat gerçekte kim olduğunu hiç kimse bilmiyor ve muhtemelen bu sır sonsuza dek çözülemeyecek.

***

Karkamış’ı geçip Suriye sınırında Fırat’ın kenarında kurulan çadır kente ulaşınca, ülkelerindeki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan insanlarla buluştuk.

Kimi Arap, kimi Türkmen, kimi Çerkez…

Zeugma’nın mozaikleri gibi farklı ama hepsi bir bütünün parçası…

Evlerini, yurtlarını terk etmiş ve bombalardan, mermilerden, kısacası ölümden kaçmışlardı.

Bir çadırın önünde oturan çıplak ayaklı küçük kız ile göz göze gelince kavurucu sıcağa rağmen Poyraz yemiş gibi titredim.

Tıpkı ‘Çingene Kızı’nınki gibi masum, hüzünlü ve buğuluydu bakışları.

Dokunaklıydı.

Savaşı görmüşlüğün korkusu vardı yeşil gözbebeklerinde.

Donuk bakışlarına, ölümün oyun olmadığını kavramış bir yetişkinin çaresizliği, endişe ve umutsuzluk yansımıştı.

Solgun yüzündeki ifade, akranları masal dinleyerek uyurken, bir gecenin zifiri karanlığında tatlı uykusundan patlama sesleriyle uyandırılmışlığa isyan ve ruhu örselenmiş bir çocuğun sessiz çığlığıydı.

Belki babası cephedeydi ya da ölmüştü.

Belki yakınlarını, arkadaşlarını kurban vermişti savaşa.

Belki de evleri yakılıp yıkılmıştı, bilemiyorum.

Adını bile öğrenmedim.

Sormadım, soramadım.

İstedim ki; yüreğimin en derin yerine dokunan bakışlarıyla, aynen ‘Çingene Kızı’ gibi isimsiz, sadece ‘Suriyeli küçük kız’ olarak kazılsın belleğime.

***

Fotoğraflara iyi bakın.

Fırat’ın iki yakasında, binlerce yıl arayla, savaş görmüş iki çift gözdür bunlar.

İster ‘zorlama bir yorum’ deyin, ister ‘tesadüfî bir benzerlik’…

Birbirinin taklidi gibi…

                                                                       ***

Çingene Kızı şanslıydı.

Ne her şeyi yok etmeye muktedir savaşlar ne de aradan geçen binlerce yıl, büyüleyici bakışlarını öldüremedi, eskitemedi.

Şimdi Zeugma Müzesi’ndeki özel odasında ziyaretçilerini ağırlıyor.

Suriyeli küçük kız ise, savaştan kaçıp 3 metrekarelik bir çadıra sığınabildiği için şimdilik şanslı sayılsa da, kanın ve savaşın hiç bitmediği Ortadoğu coğrafyasında, bu minik yavrunun geleceği için endişelenmemek mümkün değil.

O güzel yüzü bir gün güler mi bilinmez.

Bilinen tek gerçek; bez bebekle oynaması gereken bu yaşta çok incitildiği ve çatışmalarla ruhunda yaratılan ağır tahribatın uzun yıllar onarılamayacağıdır.

***

Fırat’ın kıyısındaydım birkaç gün önce.

Giderken aklımda Çingene Kızı’nın gözleri vardı.

Dönüşte ise; sanki tanrı benmişim gibi, çocuklara savaşsız bir dünya armağan edemeyişin mahcubiyeti ve üzüntüsü,

Bir de Suriyeli küçük kızın ciğerime işleyen bakışları.

1.20140930105451.jpg

2.20140930105500.jpg

Bu yazıyı 5Ağustos 2013’te, Gaziantep’in Nizip ve Karkamış ilçelerinde Suriyeli sığınmacıların kaldığı kampları ziyaret ettiğimde kaleme almıştım.

O günden bu yana Suriye’deki savaş gittikçe şiddetlendi, IŞİD belası Irak’ı da kan gölüne çevirdi. Türkiye’ye sığınanların sayısı 1,5 milyona ulaştı. Suriye’deki savaşta sadece geçen yıl, 17 bin çocuk hayatını kaybetti, 375 bin çocuk yaralandı, 19 bin çocuk ise en az bir organını kaybetti. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler’in 69. Genel Kurulu’nda, “Çocukların öldüğü ve öldürüldüğü bir dünyada, hiç kimse masum değildir” dedi.

Ne doğru bir söz…

Bazılarımız, Suriye’deki savaşın devam etmesine, Türkiye’nin Esed karşıtı dış politikasının neden olduğunu ileri sürüp iktidarı eleştiriyoruz.

Bazılarımız, milyonlarca insana ensar olduğu için iktidarla ve ülkemizle gurur duyuyoruz.

Hatta daha da ileri giden bazılarımız, savaştan kaçıp gelenleri, ülkemizin sırtında bir yük, kaynaklarımızı tüketen bir fazlalık olarak görebiliyoruz.

Hepsini bir kenara bırakıp, bir an bile olsa kendimizi o sığınmacıların yerine koyarak düşünelim.

Vatanından, evinden akrabalarından ayrılıp, başka bir ülkeye sığıntı olmayı kim ister ki?

O nedenle, hepimize düşen insani görevler var.

Havalar soğudu, kış kapıda.

Hepimizin onlara verebileceği bir şeyler vardır.

Belki bir lokma ekmek, belki bir battaniye…

Hatırlatayım dedim.

Kalın sağlıcakla…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.