“Biz, Birinci Dünya Savaşı’ndan terhis olup da memleketimize gelince herkes kendi meslek, meşrep ve kabiliyetine göre birer baltaya sap olmaya koyulmuştuk.

     Biz vatan ne demek, savaş ne demek, istiklal ne demek olduğunu; hürriyet, adalet, hürmet, samimiyet, vefa, feragat, memleket aşkı, insanlık sevgisi, vazife bağlılığı gibi ahlâki terbiye, inanç yani en iyi duyguları, yaşadığımız o devirlerin kültüründen;  kültürü, ahlâkı büyüklerimizden öğrenmiştik.

    İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin mefkûrecileri bize her şey vatan için terbiyesini aşılamışlardı. Namık Kemal, Hamit, Fikret, bizim ideolojilerimizin birer mihrakı idiler.”

     Bu okuduğunuz cümleler Trabzonlu gazeteci Rahmetli Cevdet Alap’ın  “Bir Ömür, Bir Şehir” adı altında kitaplaştırdığım anılarından birkaç satır. Elbette ki dikkatinizi çekmiştir sanırım. Bir büyük savaştan yenik olarak çıkmış bir gençliğin; yıkılması gereken dünyasına karşın yaşama nasıl bir azimle, heyecanla sarıldığını anlatan bu satırlar çok anlamlıdır bugün hepimiz için…  Özellikle de gençlerimiz için…

     Düşününüz lütfen, 90 küsur yıl öncenin gençliği nasıl bir duyguyla yaşama sarılıyormuş… Ülke, ulus, insan sevgilerinin yüceliğini duyan bir gençlik…

    Toplumsal yaşamda insani ilişkileri düzenleyen örf, adet ve geleneklere son derece bağlı, saygılı bir gençlik…

    Ve ülkenin bütünlüğü söz konusu olduğunda “ulus-ülke sevgisi” etrafında heyecanla aynı yürek atışını yaşayan gençlik…

    Defterini, kitabını okulda oturduğu sıraya bırakıp Çanakkale’ye şehitlik şerbetini içmeye koşan gençlik…

    Bizi Türk ulusu olarak dünden bugüne işte bu kutsal heyecanlar taşıdı. Yarınlara koşarken de bu duygu ve düşünceler; yorgunluğumuzda durup içeceğimiz en duru kaynak/pınar olacak bize…

                                                                              X   x   x

    Rahmetli Cevdet Alap’ın yaşam öyküsü aslında senaryolaştırılıp filme alınsa ya, yetişen yeni kuşağa/nesillere öylesine öğretici bir ders olacak ki… Yaşadığı her dönemin olayları ortasında tutunduğu duyguları… Ve zamanın öğütücü dişlileri arasında kaybolup gitmemek için verdiği uğraşı/mücadele… İşte Trabzonlu gazeteci Cevdet Alap’ı kalıcı yapan yön, özellik de bu zaten…

    Şöyle bir düşününüz, babanız memur, siz henüz okul sıralarında dirsek çürütüp yaşama tutunmak için didiniyorken “1916’nın acı muhacereti” başlıyor. Ailecek deniz yoluyla Ordu’ya gidiyorsunuz. Oradan da yurt savunması için Çanakkale’ye koşuyorsunuz. Ardından yenilmiş bir ordunu zabiti olarak ana ocağına dönüyorsunuz. Ama bu kez de Mustafa Kemal Paşa’nın zabiti olarak silah veriliyor elinize. Kazım Karabekir Paşa’yı tanıyor, O’nu bin bir tehlike altında Hopa’dan Trabzon’a deniz yoluyla güvenlik içinde getiriyorsunuz. Kurtuluş Savaşı’nın sonrası… Alap’ın ifadesiyle “Bir baltaya sap olma” koşuşturmaları… “Tek Parti” yönetiminde çok partili döneme geçişin sancıları… Atatürk’ün Trabzon’u üç kez ziyaretlerinin unutulmaz anıları…

X   x   x

  Rahmetli gazeteci Cevdet Alap, ülkü/ideal edindiği, rehber olarak görüp peşinde koştuğu “ yüce ulus-ülke ve insan sevgisi” için bir yaşam boyu çırpındı/didindi. Yaşamını da işte böylece anlamlaştırmış oldu. O da bir gençti, dolu-dolu yaşadı… İz bırakarak göçtü bu dünyadan. Ne mutlu böyle olabilecek, bu yolda yürüyecek gençlere…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.