Televizyon ekranlarının bir silah gibi her akşam beynimize ve yüreğimize sıktığı kurşunlar geleceğe dönük umutlarımızı yok etmekle kalmıyor, aynı zamanda ruh sağlığımızı da bozuyor. Terör başta olmak üzere, kadın cinayetleri, çocuk istismarları, üniversite olayları toplumsal bir cinnet geçirdiğimizin açık bir kanıtı sanki. Sokaktaki vatandaşla konuştuğunuzda, şayet art niyetli değilse, geleceğe dönük umutlarının çok zayıf olduğunu üzülerek görüyorsunuz. Şiddet ve terörün günlük yaşamın bir parçası haline gelmesi insanların gözlerindeki umut ışığını söndürmüş, umut, yerini karamsarlığa bırakmıştır.

Böyle bir Türkiye manzarasının toplumun üretim ve yaratıcılık performansını ne denli olumsuz etkileyeceği aşikardır. İnsan için en kötü şey umutsuzluktur. Umudunu yitirenin yitireceği başka bir şey kalmamıştır. Bu umutsuzluk toplumsal yaşama egemen olursa, millet olarak ağır bir fatura ödemek zorunda kalırız.

Ülkeyi yönetenlerin bu bağlamda iki kere düşünmeleri gerekir. Siyasetin dili ve üslubu ayrıştırıcı değil, birleştirici olmalıdır. Her gün televizyon ekranlarından taşan rencide edici ifadeler ister istemez toplumda bir karşılık bulmakta, insanlar kamplara ayrılmaktadırlar. Ayrışan toplumun çatışması kaçınılmazdır. 12 Eylül öncesi sokak eylemleri siyasilerin hep bu ayrıştırıcı dilinden beslenmiş, ülke bir iç savaşın eşiğinden dönmüştür.

Siyasetçiler ağızlarından çıkan sözlere dikkat etmek zorundadırlar. Söylediklerinin siyasi getirisini değil, toplumdaki karşılığının ne olacağını hesap etmek zorundadırlar. Oy kapma kaygısıyla verilecek yanlış bir mesajın faturası çok ağır bir şekilde karşımıza çıkabilir.

Türkiye’nin bir yol ayrımında olduğunu daha önceki yazılarımızda belirtmiştik. İnsanlar siyaset kurumundan umutlarını yavaş yavaş kesmektedirler. Bu çok tehlikeli ve vahim bir durumdur. Demokrasi dışı beklentiler ülkeye hep felaket getirmiş, kalkınmamız başka baharlara kalmıştır. Bu nedenle hem iktidarın, hem de muhalefetin ortak kaygısı vatan olmalıdır. “Vatan söz konusuysa gerisi teferruattır” sözü her parlamenterin yüreğinin bir köşesinde saklı durmalıdır. Vatan, mihenk taşıdır. Bütün samimiyetler onda sınanır.

Diğer önemli bir husus ise Sayın Hulisi Akar’ın düğün davetine katılımıyla ilgili eleştirilerin haklılık derecesi. Genel Kurmay Başkanı üzerinden TSK’yı hedef tahtasına oturtmak ve acımasızca eleştirmek, kanımca yanlıştır. Böyle bir yaklaşım bölücülerin amaçlarına ancak hizmet eder. Bu benim şahsi kanaatim. Sayın Akar’a, “Sarayın askeri” gibi insaf ölçülerini aşan ifadeler kullanmak çok ağır ve yakışıksızdır. Askerimizin terör örgütü karşısında verdiği mücadele her türlü övgüye layıktır. Üstelik damat, ordumuzun en önemli ihtiyacı olan “İnsansız Hava Araçları” üretim merkezinde çalışan ve proje üreten biriymiş. Türkiye’yi yabancılara muhtaç etmeyecek, askerimizi koruyup kollayacak teknolojiyi yakında hayata geçirecek olan bu şahsın ve şirketinin davetine icabet etmek bence son derece ahlaki ve insanidir. Yıllardır canımızı, malımızı ve namusumuzu koruyan TSK’yı nasıl bir çırpıda gözden çıkarabiliriz. Ordumuz, milletimizin bağrından çıkmış cumhuriyetimizin kurucusu ve kollayıcısıdır. Ayrıca Türk milletinin varlığının da teminatıdır. Askerimizi en çok yaralayan ve kahreden kendi içinden yiyeceği kurşunlar olur. Unutmayalım, Türk ordusu Atatürk’ün ordusudur. Türk ordusu demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye’nin ordusudur. Türk ordusu bizim ordumuzdur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.