Yaş ilerleyip, yaşlılık arazları da belirince insanın yaşama daha bir sarılası geliyor. Başkaları öyle değilse de, -kusuruma bakmayınız- ben öyleyimdir. Daha çok seçici oldum. Hem de “kılı kırk yararcasına…” Eksiksiz yaşamayı istiyorum. Çok mu duyarlıyım diye de düşündüğüm olmuyor değil, zaman-zaman. Diyeceğim o ki, ilgi alanlarım azalsın istiyorum, elimi-ayağımı çekeyim diyorum, ama yine de “dur, durak yok…” 

Şu yaşta ne işim var senin Paris’te? Türkiye dururken Paris’te sergi açmanın da anlamı ne? Otur oturduğun yerde, diye şaka yollu, ama bir yerde yaşlılığıma gönderme yapan dostlarıma da hak vermiyor değilim, bilesiniz. Yaşanılan bir süreç sonrasında içsel bir sorgulama yapmam gerektiğine de inanmıyor değilim. Ama ne yaparsınız ki, sanatın duru pınarından bir kez içmeyiniz. Ya da matbaaların/gazetelerin içine girip üzerinize bir kez olsun mürekkep bulaşmasın. Yazmamak, çizmemek ne mümkün… Elin varmasa da yazmanızı/çizmenizi isteyenler, sizi dinozor görmeyenler var. Eliniz mahkûm o zaman. Benimkisi de öyle…


11 Kasım 2014 tarihinde Paris’e karikatür sergisi açmaya giderken verdiğim bir söz vardı gazetemizin Genel Müdürü sevgili Tekin Atay’a: ‘Fransa’dan, Almanya’dan, Belçika’dan da yazacağım’ demiştim. Yurda döneli neredeyse 2 ay olacak… Her gün yazayım diye düşündüm, ama olmadı, nedense…Tabii ki bir aylık git-gel olayında yaşadığım hayal kırıklıkları, yazamayışımda da baş etken oldu. Ne zaman ki Sayın Atay’dan önceki gün, ‘Hocam selamlar. Bu Paris size yaramadı. Ne oldu yazılar? Bıçak gibi kesildi vallahi’ sitemini aldım, kendime geldim.

Uyuyor mu idim? Değil elbet. Ama şu güzel ülkemde yaşaya geldiğimiz demokrasi sevdamızda/denemelerimizde “bir arpa boyu” ilerleyememiş olmanın siz üzüntüsü deyiniz, ben ezikliği diyeyim, öyle bir şaşkınlık yaratıyor üzerimde ki… Paris’e gittim, sergi açtım, orada can dostlarla buluştuk, yedik-içtik helalleştik. Onları anlatacağım sırası gelince… Ama beni en çok Avrupa’daki işçilerimizin dilekleri ve Türkiye’miz üzerine olan tertemiz düşünceleri etkiledi. 1960’larda, 70’lerde “döviz babası” olarak gördüğümüz, banka kapılarından içeri çekmeye çalıştığımız dış ülke işçilerimiz/kardeşlerimiz şimdilerde en çok neye üzülüyorlar biliyor musunuz?

Onların ağzından yazıyorum: “ Şimdi de oy sandığı yerine konuluyoruz…” Bu kadarla bitirmiyorlar sitemlerini şöyle söylüyorlar: “Avrupa’da çalışıp yurdumuza döviz kazandırmak güzel bir şey… Ulusal bir borç ayrıca… Bir de yurttaş oluşumuzu düşünüp seçimlere katılmamızı, oy kullanmamız daha da güzel bir gelişme. Ama bizi oy sandığı görmek yakışık değil. Niçin işçi yurttaşların yoğunluğuna göre Avrupa ülkelerinden adaylar TBMM’ye seçilmesin? Türk yurttaşlar, Fransa’da, Almanya’da, Belçika’da, Hollanda’da parlamentoya ve yerel yönetimlere seçiliyor, bizler kendi parlamentomuza seçilemiyoruz.” Bana göre çok haklı bir istek/dilek… Kısaca şunu da belirtmek isterim ki, Avrupa’da iş-güç sahibi ve çalışan öyle donanımlı, birikimli/bilgili yurttaşlarımız var ki… Hem de öylesine yurt sevgisi, insan sevgisi dolu yürekleri-beyinleri var ki…

Benimkisi “Sağır Sultan’a dert anlatmak” mı acaba? Avrupa izlenimlerime devam edeceğim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com