Yaşam iki solukluk bir süreç… Doğuyorsunuz, sonrası bir koşuşturma… Önce sizin için koşuşanlar vardır çevrenizde. Sonrasında kanatlanıp uçma sırası gelince artık kendi sorumluluğunuzu ağırlık olarak duyarsınız omuzlarınızda…

İş, eş, çocuklar… Ve de torunlar… Yaşam kendi akağına kavuşmuş salise-salise akıp giderken de büyüyen bir ilgi ve ondan doğan bir sorumluluk alanına dahil olan arkadaşlıklar/ dostlar…

Buna yaşam yumağı demek ne derece doğru bilemiyorum. Ama ipek böceğinin yaşam kozasını kendisinin ördüğünü/ürettiğini bilerek kişinin de her anında kurduğu ilişkilerle böylesi dünyayı kendine yarattığını söyleyebiliriz.

Herkesin -kendine göre- bir dünyası varken ve onu yaşarken ilahi emir ölümü tatması kaçınılmaz olarak yaratılan her varlığın kaderi sonuçta. Türk basınının son dönem ünlü gazetecisi/yazarı Hasan Pulur’u da yitirdik.

1959 yılında gittiğim İstanbul’da ilkin Babıali denen “gazeteler dünyası”na ziyaret yapmayı istemiştim. O zamanlar Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan gazeteleriyle muhabirlik bağım vardı. Milliyet ilk ziyaret ettiğim gazete oldu. Çünkü bu gazetede hemşehrilerim İbrahim Örs ağabeyim, foto muhabiri arkadaşım İlhan Baştan vardı.

Milliyet o zamanlar ünlü gazeteci Abdi İpekçi’nin yönetiminde Babıali’nin “Amiral gemisi” Hürriyet gazetesi ile yarışıyor. Milliyet’te önce Yurt Haberleri Şefi İbrahim Örs’ü ziyaret ettim. İlhan’ı çağırttı. O da gelince Trabzon üzerine sohbetin en koyusunu yaparken, fotoğraflarından tanıdığım Milliyet yazarı Hasan Pulur da geldi. Gazetelerin ofisleri öyle üç-beş kişini oturup sohbet edeceği yerler değil. İbrahim ağabey, “-Bak Hasan, habu uşak da bizdendur” deyip tanıştırdı. Pulur, “-Ohoo!.. İşgal mi başladı?” deyip hoşlamış, “Şöyle geçerken bir uğrayayım, demiştim” deyip ayrılmıştı. 1960-1970’li yıllarda ilgi alanına giren olayları kendisine yazar, o da köşesine alırdı. Yayımladığı kitaplarda benim de aktardığım olayların notlarını gördüğümde nasıl mutlu olduğumu tarif edemem. Hasan Pulur’u, Türk basınının kendine özgü ve de dolayısıyla okuru olan bir kalemini ebediyete uğurladık. “Baki kalan bu kubbede hoş sada imiş…”

Yahya Kemal Beyatlı “Yaşayıp köhnemek hazin/ yok mudur buna bir çare/ Ya Rabbül alemin?” diyor, bir şiirin de… Ölüm işte böyle bir kaçınılmaz sonuç… Ancak unutulmak çok kötü… Trabzon basının yetiştirdiği bir değer olarak bizler İbrahim Örs’ü unuttuk gitti. Çok önemlisi Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Trabzon’u ikinci kez (1930) ziyaretini kutlamayı unuttuk. Vatan gazetesinde Ahmet Emin Yalman’ın sağ kolu Trabzonlu gazeteci Kemal Aydar’ı, Trabzon sevdalısı yazar Şevket Çulhayı, Şair Doktor İlhan Demiraslan’ı kasım ayındaki ölüm yıldönümü günlerinde anmayı unutmuşuz.

Gazeteler her yerde ve her zaman -ama yerel, ama genel- olsun böylesi değerlerini ölüm yıldönümlerinde anarak yarınlara taşıma görevlerini ihmal etmemeli… Trabzon üzerinden verdiğim örneği siz yerel basının tümüne genelleştirip, böyle bir görevin yapıldığını düşününüz … Tüm yurtta esecek “vefa rüzgarı”nı ne hoş olur değil mi? Böylesi değerler bizim toplumsal yaşamımızın kökleridirler. Dün için onlarsız sağlıklı değerlendirme yapamayız. Onlar bir yerde yaşam pusulamızdırlar ayrıca… Hasan Pulur ustamıza Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı Cennet olsun.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com