Mevsim değiştirmeliydi acılar. Rüzgârın beynimize saplanmış tüm bıçakları alıp götürdüğü bir sonbahara düşmeliydi yolumuz bazen. Ya da bazen mutluluk yağmalıydı pamuk şekerlerinden. Oysa sadece fırtınaların o ürpertici çığlıklarını duyabildiğimiz anılar biriktirerek çıkıyorduk hayat merdiveninden. Şimdi, şehrin boş sokaklarını kulaçlamaya yorgun kollarımın arasına sıkışmış küçücük bir kalbin tiktaklarına sağır beynimle atıyorum geleceğin çıkmazlarına adımlarımı. Karamsarlığımın arkasına saklanmış umutlarımı arıyorum, başlangıcını kaybettiğim cümlelerimin arasında. Kölesi olmamayı başardığım korkularıma hapsolduğumu anlayabilecek kadar karanlık ufuklarım. Mumsuz gecelerde, yalnız soluklarım.

Kendi bileklerine taktığı zincirlerden dahi kurtulmuşken neden bağlanmayı özler insan? Tek başına ayakta kalmak için onca çaba harcamışken neden şikâyet eder bu kadar yalnızlıktan? Olgunluğun getirisiyle masumiyetinin mezarına bir kürek toprak attığını fark etmesi, kaç yaşlarına tekabül etmektedir? Ya da ne zaman tüm sövgüleri, onu büyüten dünyaya gelir? Artık anlıyorum saklambaç oynamanın değerini. Körebelerden bir asır kaçasım geliyor bitmesin diye oyunlarım. Sonra bir bakıyorum ebe gene ben olmuşum. Labirentin duvarlarından yediğim her tokatta, tek çıkışın kanatlanmak olduğunu seziyorum. İçime çektiğim kan kokusuyla hatırlıyorum, aldığı yaralardan dolayı uçmayı unutmuş bir pegasus olduğumu. Sonra bir kez daha hayatın tam olarak bu labirentten ibaret olduğunu anlıyorum. Kurtuluşu aramayı bırakıyorum bu satırlarla ve artık biliyorum tek çıkışın sahip olduklarımızı tüketmek olduğunu. Ağlayarak geliyoruz dünyaya. Ne tuhaf değil mi? Hayata gözlerimizi açarken dahi bir şeyler kaybediyoruz. Akan her damlada biraz daha yükseldiğimizi anlamıyoruz. Bir gün içine konduğumuz o kapısız labirent tam olarak dolduğundaysa akıp gidiyoruz öylece. Kimisi ölüm diyor buna kimiyse yalnızca bir göçten ibaret olduğunu düşünüyor. Ne fark eder? Her halükarda hayat bitiyor.

Kendimizi bulmakla yok olmak arasında büyük bir bağ kuruyorum. Zıtların birliğini savunan biri için hayat, ölümden ne kadar uzak olabilir ki zaten? Çözdüğü her bulmacayla biraz daha hazırlamaz mı insan kendi sonunu? Büyüdükçe yalnızlaşan, yalnızlaştıkça tüketmez mi gözyaşlarını? Mevsim değiştirmeliydi acılar. Rüzgârın beynimize saplanmış tüm bıçakları alıp götürdüğü bir sonbahara düşmeliydi yolumuz bazen. Ya da bazen mutluluk yağmalıydı pamuk şekerlerinden. Çünkü ölüm için henüz çok erken.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com