Ne güzel bahar havası yaşıyordu hizmet erenleri.

Her şey ne güzel ve yerli yerinde yürütülüyordu.

Sağdan sola, yukarıdan aşağıya derin bir saygı ve kabullenilmişlik sarmıştı bütün ülkemizi. Hatta bütün dünya, önünden ala-i vala ile geçen bu Türkiye menşeli dini ve eğitim gönüllüleri ordusunu biraz da tarihimizin hatırına saygıyla selamlıyordu.

Ülkede yediden yetmişe siyasetçisi, tüccarı, küçük ve büyük sanayicisi, işçisi, memuru, en alttan en üste bürokratlarıyla bir şekilde bu ulvi kervana destek vermek, hizmete hizmetkâr olmak zorundaydı sanki. Aksi de düşünülemezdi.

Ucundan kenarından hizmet olarak adlandırılan bu efsunlu davaya hizmetkâr olmak hayatımızın olmazsa olmazıydı.

Her yerde hazır ve nazırdılar. Her yerde karşımıza çıkarlardı. Önce çocuklarımıza el attılar, biz de verdik çocuklarımızı onların dershane ve okullarına. İstedikleri gibi seçtiler, eğittiler, devşirdiler yavrularımızı. Mankurt gibi şakirtleştirdiler. Hangi meslek sahibi olacağına onlar karar verdiler. Nerede işe başlayacağına, kiminle evleneceklerine kadar çocuklarımız onların olmuştu artık.

Kurbanlar ve zekâtlar fazlasıyla onlara verilirdi. Öğrenci, veli, esnaf, memur, işçinin birinci vazifesi; behemehal gazete aboneliği olmalıydı. Bunun aksi gaflet ve delalet demekti.

Türkiye'de her sosyal sınıf, siyasi teşekküller, dini cemaatler, ana ve ara darbelerle, yara ve bere içinde kalırlardı. Ama bütün bu alt üst oluşlarda daima hacıyatmaz gibi ayakta kalıp, daha da gürbüzleşen ne hikmetse sadece ve sadece hizmet camiası oluyordu.

1990larda yaşanan kaotik ortam Türkiye'nin siyasi, sosyal ve ekonomik tablosunu paramparça ederken, aradan ustalıkla sıyrılmasını biliyordu hizmet camiası.

2002 seçimleri sonucunda AK Parti iktidarı ile de başka bir yörüngede kendilerine rezervasyon yaptırıyorlardı. Evet, iktidarda artık tek başına AK Parti vardı.

AK Parti, alışılmış merkezin dışından gelen bir oluşumdu ve Ankara'ya, Ankara siyasetine ve yerleşik bürokrasiye farklı bir duruşla iktidarı devralmıştı. Mesafeli ve kuşkulu başlamıştı siyasi iktidarın serüveni ve haksız da değillerdi.

28 Şubat darbesi sonunda Refah Yol hükümet ortaklarıyla birlikte, 30 yıllık Milli Görüş hareketi de büyük bir savruluş yaşıyordu.

2002 sonlarında hiç kimsenin beklemediği bir şeyler oluyordu. Bir avuç davasına inanmış insan, şiir mahkûmu liderleri Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte bütün Türkiye'yi harekete geçiriyor, yeni ve tamamen farklı bir formatla, Türkiye'nin kaderine el koyuyorlardı.

Ankara'nın daimi sakinleri ve İstanbul baronları, 1983'te Turgut Özal'ın seçimi tek başına, onlara rağmen kazanması gibi yeni bir şokla karşı karşıyaydı. Ne umulmuştu, ne bulunmuştu.

Yeniden pür dikkat sürdükleri siyaset tarlasından böyle bir ekin beklemiyorlardı. Ama Anadolu tarlası yine yaptı yapacağını, taptaze yeni bir çınarını bağrından çıkarıverdi.

Hemen elense çekmeler başladı yeni Anadolu çınarına. Bütün daimi kadrolu vesayet kurumlarıyla esmeye, gürlemeye ve saldırıya geçtiler. Ardı ardına, sırayla her kurum elinden geldiğince bu çınarı kurutmaya çalışıyordu.

Ankara meydan savaşları yaşanırken; alnı secdeye değen, munis, müşfik, idealist, fedakarane bir oluşum, iktidara yanaşmaya çalışıyordu. Yeni yüzyılın Alperenleriydi mübarekler. Onlara güvenmeyip kime güvenecekti ki iktidar?

Her taşın altında onlar çıkıyordu. Her meslekten yetişmiş abiler ve ablaları ile emre amadeydiler. Zaten yıllardır iyi eğitim almışlardı ve bu günleri bekliyorlardı.

Fedakârdılar ve en zor işler de onları bekliyordu. Bilhassa emniyet teşkilatı biçilmiş kaftandı onlar için. Tertemiz saf niyetli Anadolu çocukları büyük bir hevesle emniyeti teslim alıyordu. Hazır her türlü elemanları vardı ve yargıya da el atmaları normal karşılanmalıydı.

Türk Silahlı Kuvvetleri gibi kurumlar sessiz ve derinden ele alınmalıydı. Öyle de yaptılar. Oralarda ne kadar başarılı oldular bilemiyoruz. Bütün bakanlıkların yanı sıra, hazine ve Maliye bürokrasisi de tamamdı.

Bu arada TÜBİTAK, Adli Tıp Kurumu, Telekomünikasyon Üst Kurulu gibi teknik ve gerektiğinde kullanılacak uzmanlık kuruluşları da ele geçirilmişti. Artık devletin bütün kurumları ellerinde olmalıydı. Zaten sivil hayat her yönüyle gönüllü veya zoraki nikâhlarla kontrol altındaydı.

Devletteki en büyük rakip kurum gördükleri Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, Balyoz, Ayışığı, Ergenekon, Sarıkız veya Beyazkız gibi sulandırılmış davalarla silkelediler.

Devlette ele geçirmeleri gereken tek yer kalmıştı. Orası da tabii ki MİT olmalıydı. Ve yeni hedef orası oldu. MİT olmazsa olmazdı. Bu kibar, saygılı, edepli arkadaşlar uygun bir lisanla Hükümet'ten talep ettiler Milli İstihbarat Teşkilat'ını.

Hayret; MİT onlara verilmiyordu. O zaman onlar vermiyorsa biz gidip alalım dediler. 7 Şubat 2012'de Hakan Fidan'ı almaya gittiler. Gidiş o gidiş... Allah sonlarını hayretsin.
Aslında her şey, herkesin gözünün önünde oluyor. Kesin olan tek şey ise toplumun her kesiminde yaşanan şaşkınlık. En çok şaşıran ise sanılanın aksine Hizmet camiası olmuştur.

 Ne kadar inanmışlardı hâlbuki güçlü, kudretli olduklarına.

Bütün dünyevi güç ve odaklar ellerindeydi. Mana dünyaları ise zamane Mehdisi Hocaefendi tarafından garanti altına alınmıştı. Artık bütün planlar kusursuz işlemeliydi. Saat gibi tıkır tıkır olmalıydı.

Ama olmadı işte. Bir yerde hata ettiler ama nerede? 30 - 40 yıldır yaptıkları yığınakla, cephe savaşına girince nasıl olup da darmadağın oldular? Pensilvanya Sultanının ordusu, sorgusuz sualsiz tam biat erlerden oluşmasına rağmen.

Doğru soruları sorarsak, doğru cevaplara ulaşırız.

-Hizmet camiası kime karşı savaşa girdi?
Cevabımız belli. Türk halkının çoğunluğunun reyini alan iktidara karşı topyekün taarruza girişti.

-Kime güvendi ve müttefikleri kimlerdi?
Her halükarda müzmin Tayyip Erdoğan düşmanlığı gereği aynı safta yer almak mecburiyetinde olan şahıs, medya ve kurumlar ile, dışarıda başta İsrail olmak üzere yeminli Türkiye düşmanı batılı mihraklar.

-Savaşın sebebi neydi?
Tam belli değil. Hizmet sultanının ikamet ettiği ülke ve güneydeki sevdikleri ülkedeki ağalarının "Vakit tamamdır." demesiydi, sanırım.

Başka sebepler de vardır mutlaka ama, dışarıdan komut verenlerin talimatları oldukça netti.

Türkiye, Ukrayna ve Mısır tam teslim alınmalıydı. Onlar için en tehlikeli ve belalı olan Türkiye idi.

Türkiye operasyonunda daha önce hiç kullanılmayan yeni, sivil ve dinamik taşeron, gönüllü olarak göreve hazırlanmıştı ve görev emrini bekliyordu. Başarırlarsa Türkiye onlarla kontrol altına alınacaktı.

İlk operasyonu Türkiye'de denediler. Yerleşik baronların tam desteği, iliştirilmiş ulusal ve tam teçhizatlı uluslararası 24 saat yayın yapan medya ile Gezi'de sahne aldılar.

 Cemaat emniyetteki gücünü oldukça akıllı kullanarak, olayları tırmandırıp, ülkenin tamamına yayılmasını sağladılar. Gerektiği kadar Alevi gencin öldürülmesi ile de güçlü ve kompakt bir muhalif taban yaratmış oldular.

İstedikleri olmadı. Türk milleti dik durdu, Hükümet'e, liderine ve huzuruna sahip çıktı.

Dış patronlar döndüler Mısır'da Mursi'yi hallettiler. Sıra tekrar bize geldi.

Türkiye'de altın vuruş için bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Bizim Don Kişotlar 2013 sonunda 17-25 Aralık'ta Emniyet ve Yargı darbesi ile ölümcül hamle yapıp Türkiye'ye ters künde hareketi çektiler. Bu defa da olmayınca bütün Türkiye'nin altında kaldılar.

Sonra olan Ukrayna'ya oldu. Bizi dağıtamayınca oraya el attılar ve o ülkeyi paramparça ettiler.

Evet... Ne diyorduk?
Ne güzel günlerdi Hizmet ve Hizmet'le geçen günleriniz. Millet elinde avucunda ne varsa size veriyordu.
Ne güzel ve tatlı sözlerle uyutuyordunuz bütün milleti.
Filmin sonu yaklaşınca senaryodaki göreviniz hatırlatıldı size.
" Haydi Brütüs, göreve! " dendi size.
Başkası adına ihale aldığınız savaşa girdiniz,saldırdınız olanca gücünüzle millete ve hükümetine.
Ve...
Acı son...
The end.

 
Yenildiniz...
40 yıllık hizmet hareketinin vardığı son durağın adı;
HEZİMET...
İnelim beyler. ...

 Milletin sırtından…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
www.karadenizinsesi.com.tr