Asrımızın dertlerinden biri, biz eskilerin “bunama” dediğimiz, kibarcası  “Alzehimer” diye telaffuz edilen hafıza kaybı, unutkanlık hastalığıdır. Aloysius Alzheimer  (1864 – 1915 Alman) tarafından ilk kez teşhis edilmiş ve tanımlanmış… Ama hastalığa “Alzheimer” ismini çağdaşı Emil Kraepilin koymuş… (1856 -1926 Alman) Öyle diyor lügatler…

         Nereden mi esti? Efendim bizlerde de yaş 60’ı devirince ve günlük işlerimizi bile artık unutmaya başlayınca hep eskilere dönüyoruz! Bilenler bilir, yukarıda tanımını yapmaya çalıştığım derde düşenler belki birkaç saat öncesini unutuyorlar ama, en eski hikayeleri, anıları, olayları sanki biraz önce yaşanmış gibi hatırlıyorlar! Yok yok, merak etmeyin henüz “Alzehimer”a yakalanmadım!  Yani bunamadım ama, elbette yarın ne olacağını kimse bilemez. Her ne kadar doktorum, insanın zihninde ne kadar çok konu varsa unutkanlığın normal olduğunu söylüyorsa da garantisi yok! Olsun, yarın ne olur ne olmaz diye ben hatırladıklarımı şimdiden kayda geçeyim de bir yanlışlık olmasın!

         Sesimin çok güzel, hatta sadece güzel olduğunu söyleyemem… Buna rağmen özellikle lise çağlarımda Türk San’at Müziğe takıntım vardı… Ve bunu göstermek için de sınıf en güzel mekandı! Hele boş derslerde ağzım üstüne gitmezdi! Ne yazık ki şimdilerde o şarkı sözlerinin çoğunu unuttum… Yok, elbette gitmediler de sadece benden uzaklaştılar! Artık şarkıların çoğunu unuttum ama, ender de olsa duyduğumuzda bazıları yine insanın içini sarmalıyor, kucaklıyor ve eski günler birden geri geliyor! Ve kargaları ürkütmeden sadece mırıldanıyor insan… “Gelmez o günler, dönmez o günler, mazide kaldı hep…” diye biten büyük san’atçı merhum Yıldırım Gürses’in o unutulmaz şarkısı Mazideki Aşk adlı eserin nakarat kısmını unutmak ne mümkün?  Hüzün dolu mısralar akıp gidiyor zamanın boşluğunda…

         Hayır, hayır sanmayın ki öyle bir aşk hikayesi çıkacak bu yazıdan… Sadece Trabzon’a ait yarım asır öncesine götüreceğim sizleri… Taa çocukluk günlerime… Moloz’a…(Doğrusu Molos) Henüz Ayasofya’nın altından Ganita’ya kadar tüm sahilin denizle kucaklaştığı o bakir alanlara bir gezinti yapacağız…

         Çeşitli zamanlarda ve çeşitli yayın organlarında zaman zaman yazdım ama, hiç aklımdan çıkmadığı için tekrar yazacağım. Çocukluk yıllarım o zaman İmaret Dereiçi dönen ve sonraları her nasılsa Bokludere’ye dönüşen, Ortahisar Mahallesi, Atapark, Kavakmeydanı, Molos ve Atatürk Alanı çevresinde geçti! Trabzon’un merkezinde yani… Tümünün ayrı hikayeleri var… Ama aklımda en çok kalan ve hatıra biriktirdiğim yerlerden biri Molos’tur! Ünlü Türk Halk Müziği san’atçısı sevgili İbrahim Can’ın babası merhum Hasan Can’ın - ki Cansız Hasan derlerdi ona- aşçılığını yaptığı Akyol Lokantası’nda miçoluk yapıyordum. Elbet okul harici zamanlarda…

         Lokanta, Hasbi Palas Oteli’nin zemin katında idi… Hasbi Emral, o dönemlerden can dostum rahmetli doktor Mehmet Meral’ın dedesi idi… Ve oteli de Hasbi Emral ile oğlu, yani Mehmet’in babası Yasin Meral işletiyordu. İşte mekanın sahibi Hasbi Meral ama, lokantanın işletmecisi de yine can dostum Abdurrahman Akyol’un babası merhum Hamdi  Akyol’du! Hasan Can aşçıbaşı, sevgili Kemal Usta da yardımcısı idi. “R” harfine dili dönmeyen Kemal Usta’nın keyifli anlarında coştuğu ve “ Ustaaa, bir tüllü verrr… Suyundan da ko…” diye nara atmasını hiç unutamam… Hasan Can çok önceleri bu dünyaya veda etti ama, Kemal Usta sağdır ve Yavuz Selim Sahası’nda amatör maçlara takıntılıdır…

         Akyol Lokantası yine Hasbi Palas’ın altında ama bu defa işletmecisi yine çocukluk arkadaşlarımızdan Salim Odabaş… Özel yemek arayanlara ve de sevenlerine duyurulur! Güveçte etli nohut  geleni Akyol Lokantası’nda aynen devam ediyor… Bilesiniz.

         Çocukluğumuzda harçlık alacak bir büyüğüm olmadığından kendi yağımla kendim kavruldum. O nedenle iş seçme gibi bir lüksüm yoktu. Çokları kadim dostum Mehmet Bayrak’ın babasının büfesinde geçerdi. Ne bulursak onu yapardık. Hasbi Palas’ın belki 50 metre batısında bir iskele vardı. Şimdi Ticaret ve Sanayi Odası’nın tam önünde… Büyük balıkçı tekneleri onun önüne yanaşır, genellikle hamsi ve yük boşaltırdı. O iskele Devlet Sahil Yolu yapılırken dolgu malzemesi olarak kullanıldı. Ona hiç dokunulmadı ve olduğu gibi toprağın altında bırakıldı. Demem o ki binlerce yıl sonra orada, gelecek nesiller bir kazı yaparlarsa iskeleyi aynen bulma şansı yakalayabilirler!!! İskelenin batısında da yaklaşık 100 veya 150 metre mesafede bir “fındık fabrikası” vardı. Fabrikanın zemin bölümünde de bir şarap fabrikası!!! Orası bizim çocukluğumuzda “Yufka” diye tanımlanırdı!

         Evet, evet resmen şarap fabrikası vardı orada… Akşam Şarapları o dönemler çok meşhurdu! Ve ben de birkaç arkadaşımla o fabrikada birkaç ay çalışmıştım! İşimiz şişe ve devasa fıçıları yıkamaktı. Bunlardan biri eski amatör futbolcu banka emeklisi Saim Sönmez’di… Biri Yusuf Sayar, bir diğeri ve en önemlisi de Tacettin Erol Arslan’dı… Kısa adıyla Taci, benden iki yaş büyüktü ve fabrikanın sahibi Fethi Kansız’ın bir numaralı elemanı idi. Hatta Taci’ye fabrikayı teslim etmiş, askerden sonra da ona devretmek istemişti ama, Taci  “şarap fabrikası” imajı nedeni ile tereddüt etmiş ve sonra da bu teklifi kabul etmemişti.

Çok uzun zaman oldu ama aklımda kalan ve bir türlü cevabını bulamadığım sorunun yanıtını nihayet Taci’ye rastlayınca aldım! Akşam Şarapları için malzemenin nereden geldiğini bilmiyordum. Acaba bizim meşhur kokulu üzümlerimizden mi, Erzincan’dan mi geliyordu malzeme? Yoksa Trabzon’a has kokulu üzümler katkı maddesi olarak mı kullanılıyordu? Çünkü, o dönemleri anlattığımda kimse Trabzon’da bir şarap fabrikası olduğuna inanmıyor da ondan!!! Ama işe bakın ki, o dönemlerde bir şarap ve  sirke fabrikası daha varmış  Trabzon’da!!! Onu da İdmanocağı’nın ünlü kalecisi şimdi Kanada’ya yerleşmiş ve tıp profesörü olan Krino Kafato’nun amcası kurmuş ve işletmiş… Şimdiki Gazipaşa Caddesi’den denize inerken bir yerlerde imiş! Fethi Kansız da muhtemelen önceleri o fabrikada da çalışmış…

         Fethi Kansız’ın Akşam Şarapları fabrikasının malzemesi ise Trakya’dan geliyormuş! Daha doğrusu gemilerle ve devasa fıçılarla gelip fabrikada dinlenmeye alınırmış… Bunu nereden mi öğrendim? Elbette çocukluk arkadaşım Taci’den!

         Şimdi sözü bir süre Tacettin Erol Arslan’a bırakıyorum:

         “ Akşam Şarapları” fabrikasının ne zaman kurulduğunu hatırlamıyorum ama ben orada 1967’den 1971 yılına kadar aralıksız çalıştım. Oranın amiri bendim. Fethi Kansız, fabrikayı bana bırakır ve uzun süreliğine Samsun’a veya İstanbul’a giderdi. Aslen Samsunlu idi. Biri kız, iki çocuğu vardı. İkisi de yurt dışında okudular… Birçok yabancı lisanı ana dili gibi konuşurlardı.

         1971’de askere gittim ama Fethi Kansız’la askerde bile mektuplaştık. Vatani görevimi bitirip döndüğümde fabrikanın durumu hayli kötüleşmişti. Tüm Doğu Karadeniz’e sevkiyat yapan fabrika adete durmuştu. Fethi Bey, fabrikayı bana devretmek istedi! Çok düşündüm ama, mahalle baskısı veya çekingenlik mi ne derseniz ne derseniz deyin, teklif kabul edemedim. “Şarap Fabrikası” imajı hep peşimden gelir diye düşündüm. Sanırım 1975’te  fabrika kapandı. Fethi Kansız, Amerika’ya yerleşti. Beni oraya almak için çok uğraştı. Hatta son aşamada tüm işlemlerin hazırken, Ankara’da ABD konsolosluğu bir vize sorunu çıkardı ve ben Amerika’ya gidemedim. Fethi Bey, Türkiye ile irtibatını kesmedi. İstanbul’da evi ve işyeri duruyordu. 1985 yılına kadar görüştük. Bir gün İstanbul’daki işyerine gittim ki tamamen boşaltılmıştı. Sordum, kimse ne olduğunu bilmiyordu veya bana söylemediler. Belki de ölmüştü. Çünkü 1967’de Fethi bey 57 yaşında idi!”

         Tacettin Erol Arslan, Fethi Kansız’ın sahibi olduğu Molos’daki Akşam Şarapları’nın sırrını ise şöyle anlatıyor: “ Şarap, Trakya’dan fıçılarla gemilere yükleniyor ve mekana geliyordu. Biz onu dinlendirmeye alıyor, aromasını ve rengini ayarlıyor, tortusunu temizliyor, özel şişelerini etiketliyor, sonra da Trabzon’dan başlayarak Erzurum dahil tüm Doğu Karadeniz illerine sevkiyat yapıyorduk. Çok tutulan bir şaraptı. Bir de Fethi Kansız tam bir iş adamıydı. Düzgündü. Öyle hilesi hurdası yoktu.”

         Peki, Trabzon’un kokulu üzümlerinin şaraplara katkı maddesi olarak katıldığı doğru mu idi? Bunu da yine Taci cevaplıyor: “ Hayır, Trabzon üzümlerinden Akşam Şarapları’na katkı koymadık.  Trabzon’da Pontus Devleti döneminden itibaren şarap yapıldığı ve hatta son yüzyıla kadar bu geleneğin varlığından söz edilir. Trabzon’da yaklaşık yüz yıl önce sofralarda tüketilmek üzere yetiştirilen kokulu üzümlerin katkı amaçlı şaraplara ilave edildiğini sanırım Fethi Bey’den duymuştum. Ama bu bilgi kesin midir bilemem.”  

         Evet, şimdi denecek ki neden anlattın bu hikayeyi? Molos’tan her geçişimde bunu hatırlarım da ondan… Sonra birkaç gün önce uzun zamandır görmediğim sevgili Taci’ye rastlamışım yetmez mi? Ben o fabrikada birkaç ay çalıştım ama pir çalıştım! Orada kısa sürede şarap severleri ilgilendirecek o kadar çok anım oldu ki! Şimdi anlatıp da sevenlerinin şarap zevkinin içine etmenin anlamı yok! Değil mi yani?

         Ama Taci’nin ağzından bir tanesini anlatalım da Pazar Keyfimiz tam olsun: “ Bizimle çalışan Hürrem diye bir arkadaşımız vardı. Gırgır, şamata biriydi… Bir bahar zamanı kim olduklarını tam olarak hatırlamıyorum, ya göçerlerdi ya da kalaycılar, yağmurlu  günde bizim fabrikanın sundurmasının önüne çadır kurmuşlardı. Biraz sonra içlerinden bir çocuk geldi ve elindeki şişeyi uzatıp “Babam 75 kuruşluk şarap istiyor” dedi. Çocuk olduğu için azarladım. Ama Hürrem durur mu? “Ver şişeyi bakayım!” dedi. İçeriye girdi, biraz sonra şişe dolu durumda çıktı ve çocuğa verip yolladı! Şişenin renginde bir tuhaflık olduğunu anladım ama ses çıkarmadım! Bir süre sonra çocuk yine geldi ve aynı şişe ile “ Babam 35 kuruşluk daha şarap istiyor!” dedi.

         Şişeyi alıp içeriye gitmekte olan Hürrem bana dönerek “ Ulan şu işe bak!  Demek ki biz bundan sonra şaraba daha çok “işeyeceğiz!” Baksana adam yarısı idrarla dolu şarabı beğendiğine göre…” demez mi?”

         Şimdi siz, siz olun da gelin unutun bakalım? Ne dersiniz sevgili dostlar? O günler unutulur mu? İyi pazarlar… 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com