Hem yerli hem de ecnebi darülfünunlarda görevli binden fazla müderris (modern deyimle akademisyen) ve araştırmacı, ‘Bu suça ortak olmayacağız’ diye başlayıp, her harfi kurşun ağırlığında bir bildiri çiziktirip neşretmiş!

Yenilir yutulur cinsten değil!
Güya; Türkiye Cumhuriyeti devleti, vatandaşlarını Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm ediyormuş!

Yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan tüm hak ve özgürlükleri ihlal ediyormuş!

Devletin başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve uyguladığı bilinçli sürgün politikasından derhal vazgeçmesi ve sokağa çıkma yasaklarının kaldırılması gerekiyormuş! Gerçekleşen insan hakları ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılması gerekiyormuş!

Müzakere koşullarının hazırlanmasını ve kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulmasını, hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren bir yol haritasını oluşturmasını talep ediyorlarmış! Bir de; Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacaklarını beyan ediyorlarmış!

Bu talepleri yerine gelinceye kadar da kadar siyasi partiler, Meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temaslarını durmaksızın sürdüreceklerini taahhüt ediyorlarmış!

Bu eblehlere soralım; Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok ilçede, hendekler kazıp, bombalı tuzaklar kurup, etek giyip örtü takanlar terörist değil de Kalandar devesi kılığına girmiş mahalle ergenleri mi? Devletin ağır silahlarla girdiği yerleşim yerlerinde, çatılarda keskin nişancılar değil de çamaşır asan kadınlar mı var? Sokakta misket oynayan çocukların üzerine mi saldırıyor asker-polis?

O bölgedeki fevkalbeşer mücadele, hastaneden okula, camiden ambulansa kadar saldıran gözü dönmüş vatan hainlerini karşı değil de doğadan kuşburnu toplamak için dağa çıkanlara karşı mı yürütülüyor acaba?

Diyarbakır Çınar’da 1 ton patlayıcıyla lojmanlara saldırıp bebek-kadın demeden katliam yapan, 1 yaşındaki Ecrin’i, 4 yaşındaki İrem’i, 5 yaşındaki Sadık’ı koyunlarında uyudukları babalarıyla birlikte şehit edenler, cinayet şebekesi değil de mahallenin haylaz çocukları mı? Sizin, ‘Talepleri dinlensin’ dediğiniz Kürt siyasi iradesi, dün açıklama yaparak, “Çınar saldırısını yapanlar; kadınlar, bebekler ve siviller için çıkıp bu halktan özür dilemelidirler” diyen ama askere polise ölümü reva görüp, bir rahmet bile dilemeyen Bağlamacı Selo ve saz arkadaşları mıdır? Yoksa hangi inde saklandıkları meçhul dağ kadrosunun başındaki vampirler mi?

Bir tek şu talebi beğendim. “Gerçekleşen insan hakları ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılması gerekir.” E zaten devletin yaptığı da bu değil mi? O bölgede Kürt-Türk ayrımı yapmadan herkese zulmeden eli kanlı teröristleri tespit edip cezasını veriyor. Asker ve polis orada canı pahasına bunu yapıyor? Teslim olan hesabını yargı önünde verir, teslim olmayan da alnın ortasına kurşunu yer ve geberir. Oturma organlarıyla, düşünme organları yer değiştirmiş kakademisyenler! Niye rahatsız oluyorsunuz ki?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
www.karadenizinsesi.com.tr