Kitapları çok seviyorum. Benimkisi, gördüğü her kitabı alıp kütüphanemde gelen konukların görmesine/teşhirine sunmak hevesi değil... Öncelikle ilgi alanıma giren kitapların çıktığını görünce/öğrenince almak için peşine düşerim.

İlgi alanıma öncelikle yerel tarih ile T.C ve Osmanlı tarihine ilişkin kitaplar/dergiler giriyor.

Sosyoloji, gazetecilik, biyografi, ekonomi, coğrafya, resim/karikatür sanatı, halkbilimi üzerine kitaplar/ansiklopedilerden oluşan bir kitaplığım var.

Hiç boş zamanım yok... Kitaplığımda çalışmaya bayılıyorum.

Yetmiş yıllık bir birikim... Ta ilkokul yıllarımdan gelen/kalan kitaplar, notlar, çizimler...

Atılamaz, satılamaz değerler benim için...

Benden sonra ne mi olur?

O durumu şimdiden düşünüyor, kendim için bir müze oluşturup, müzemle birlikte yaşamımı sürdürmeyi düşünüyorum.

Batı da böyle... İnsanlar ölüp gitmişler ama düzenledikleri müzelerden bir şeyler öğrenmeye/ görmeye gelenler o kadar çok ki...

Biz öyle bir konumda değiliz diye düşünmeyiniz, lütfen... Elbette bir gün o sosyal yaşam düzeyini/ anlayışını biz de yakalayacağız.

Bakmayınız, bugünün değerbilmezliğine, vefa duygusundan habersizlerin tutumlarına/ davranışlarına...

Yaşamlarını bu topluma karşılıksız adayan nice değerlerimizi göz ardı ettirmeye, unutturmaya çalışanlar; onların ölümleri sonrasında cenaze namazında en ön safta yer almaktan sıkılmayanlarla birlikte yaşıyoruz bu toplumda...

Diyeceğim; kitaptan zarar gelmez. Yeter ki, dengeli oku... Sağı da oku, solu da oku... Ortayı da...

Doğu’yu da, Batı’yı da oku... Ama dengeli oku. Böyle yapmazsanız, yani sadece tek yönlü okursanız terazinin bir kefesine değer koymakla tartma yapamadığınız gibi, sağlıklı okumamakla da denge kuramazsınız.

Dengeli olamazsınız. Sabit fikirli olursunuz. Hani derler ya, “körü körüne” bir fikir/düşünü tutsaklığı var ya... İşte, sabit fikirli/fıkr-i sabit bir kişilik kazanırsınız toplum içinde.

Okumak kazanmaktır. Bu konuda hemen parayı düşünüyorsanız, yanlış... Önce insan bilgisiyle/ deneyimiyle “kişilik kazanmalı.”

Para her zaman kazanılır.

***

Şu sıralar, T.C İş Bankası Yayınları’ndan 3 cilt olarak çıkan Türkiye’nin Sözlü Basın Tarihi’ni okuyorum. Prof. Dr. Suat Gezgin, Veli Polat ve H. Esra Arcan’nın yayına hazırladıkları geniş hacimli 3 kitapta İstanbul’un Babıali’sine emek veren gazetecilerin anılarına yer verilmiş...

Güzel ve de örnek bir çalışma ama...

Nedense Türkiye’de basın denildiğinde bir genelleme yapılıyor ve tarihi değerlendirmelerde İstanbul söz konusu olduğunda “Türkiye” algısı ön plana çıkarılıyor.

Adını verdiğim kitapta da böyle yapılmış... Türkiye’nin Sözlü Basın Tarihi bana göre “TÜRKİYE” tanımlaması nedeniyle yanlış... Çünkü kitapta İstanbul basınından çok değerli gazetecilerin mesleksel yaşam öykülerine yer verilirken ülke genelinden bir gazeteciye bu hak tanınmamış.

Görünür durum böyle...

Oysa aynı çalışma Anadolu basınına yansıtılmış olsaydı keşke...

Ne ilginç, ne güzel anılar genç gazetecilere/ okurlara sunulmuş olurdu.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com