Türkiye’de yaşanan her türlü iç ve dış siyasi gelişmeleri çevresel etkenler dışarıda bırakarak değerlendirirsek en baştan yanlışa düşmüş oluruz. Amerika’nın Ortadoğu’da konuşlanmış olan askeri birliklerinin adı; Merkez Orduları Komutanlığı’dır. Evet, eloğlu binlerce kilometre öteden geliyor, kendisinden oldukça uzak topraklara yerleşiyor ve buralarda kurduğu ordusunun adını Merkez Orduları olarak koyuyor. Konuya buradan girmekteki muradımız; dünyadaki konumumuz ve coğrafyamızın önemini hatırlatmamızdı.

Evet, insanlık bu topraklarda medeniyetlerini oluşturdu. Bu topraklar dört semavi dinin yeşerdiği iklimlere kucak açtı. Doğu ve batı medeniyetleri bu bölgede kucaklaştı veya bu bölge; büyük çarpışmaların, büyük hesaplaşmaların mücadelelerine sahne oldu. Bu topraklar bilinen bütün peygamberlerin ve İbrahimi dinlerin vatanları olduğu gibi Allah’a başkaldıran firavunların da vatanları olmuştur. Bu yüzyılın başlarında tarihin ilk büyük dünya savaşı da bu topraklar için bu bölgede cereyan etmişti. Şimdi etrafımızda yaşanan kıyamet vakti görüntüleri de aynı savaşın devam sahneleridir. Evet, 1. Dünya Savaşı’nın parantezi halen kapanmamıştır. Çevremizde yaşanan ve bizim pek anlam veremediğimiz birçok olaya şahit oluyoruz. At izi it izine karışmış. ABD, İsrail ve İran alenen elbirliği ile Ortadoğu’yu dizayn işinde sahnedeler. Kurmay başkanı Londra’daki ana kraliçe olmak üzere oldukça kaba saba bir oyuna şahit olmaktayız.

Bu yüzyılın başında Sykes-Picot adlı İngiliz ve Fransız diplomatlara çizdirilen, Araplar’ı Anadolu’dan ayırıp petrol sahalarının paylaşımına göre zamanın galip devletleri İngiltere ve Fransa vasallığında oluşturulan Arap devletleri, bugün can çekişme evresine girmiş durumdadır. Kurdukları petrole bağlı sömürü düzeni iflas edince, İngiltere gizli komutasında günümüz hâkim güçleri ve onların sahaya sürdükleri İslami kisve taşıyan terör örgütleri kullanılarak yaratılan kontrollü kaos, her aşaması planlı stratejik bir harekatın safhalarını oluşturmaktadır. Bu defa strateji sadece petrol sömürüsü değil bu coğrafyanın yeniden daha sağlam bir şekilde dizayn edilme çabalarıdır.

Birinci hedef bütün karşı algılatmalara rağmen yükselişi bir türlü durdurulamayan İslam dininin mezhep ekseninde kalıcı parçalanmasının sağlanması ve süresiz olarak Şia –Sünni eksenli mezhep savaşlarının başlatılması operasyonudur. Bunun için kırk yıllık düşman ilan ettikleri İran bile bu mücadelede baş müttefik seçilmiştir.

İkinci hedef bu yüzyılın başında, halifeliği bizlere kaldırtarak başsız bıraktırılan İslam dünyasının potansiyel lider adayı Türkiye’nin dizginlenmesi ve kuşatılmasıdır. Ortadoğu’da ümidi kalmamış halkların bir nebze olarak ümit bağladığı Türkiye ve lideri Erdoğan bunun için hedef seçilmiştir. Aynı mihraklardan beslenen yurt dışı ver yurt içi kurum ve kişiler; büyük bir hınç ve kararlılıkla hedeflerine koydukları Erdoğan’a acımasızca saldırmaktadırlar. Gayeleri tavuk gibi gördükleri İslam dünyasının tek ayakta kalan lideri Erdoğan’ı alaşağı ederek, yine bu coğrafyanın halklarının sahipsiz ve başsız kalmalarını sağlamaktır. Şia İran, enteresan bir şekilde bu İslam düşmanlarının kadrolarına eklenmiştir. Irak, Suriye, Lübnan hattıyla oluşturmaya çalıştıkları Şia kuşağıyla Türkiye’yi, Körfez ülkeleri ve Yemen kuşatmasıyla da Suudi Arabistan’ı kıskaca alma niyetleri vardır. Şu an görünürde olan DAİŞ terör örgütü bahanesiyle bizim güneyimiz Şia çemberiyle çevrelenmiş durumdadır. İran devlet yetkilileri artık hoyratça ‘Bağdat ve Şam Şia başkentleridir’ diyebiliyorlar. Bizim Esad severler, ki içlerinde görevli olanları hariç tutarsak, neyin ne olduğunun farkındalar mı bilinmez ama Erdoğan düşmanlığından başımızı kaldırabilirlerse bu yalın gerçeği görebileceklerdir.

Türkiye bugün tarihinde hiç olmamış bir şekilde kuşatılmaya çalışılıyor. Devleti yönetenlerin ve güvenlik kurumlarımızın verdiği mücadele bu kuşatmayı yarma mücadelesidir. Şartlar zor, düşman somut olarak karşımızda değil, kullandığı yasa dışı örgütlerle kirli bir savaş yürütüyorlar ama bizim de güçlü olduğumuz taraflarımız hayli fazla ve bu mücadelenin galibi de olmak zorunluluğumuz var.

En önemli kozumuz; bu saha bizim iç sahamız. Yıllardır bu sahada esip gürlemişiz. Daha önceleri nasıl bu sahada onlara hayal kırıklıkları yaşatmışsak, yine yaşatırız. Onlar eldiven kullanıyorlarsa bizde eldiven kullanacağız. Onlar hangi metotla sahadalarsa bizde aynı metotlarla orada olacağız. Bizde eksik olan tarihi bilincimizdi, onu da bütün kurumlarımızla yeniden keşfetmiş bulunuyoruz.

Bu sahanın yabancı saha değil kendi sahamız olduğunun bilinciyle, kendimize güvenle ve tarihi bilinçle mücadele edersek, daha önceleri geçmiş bin yıldır yazdığımız gibi gelecek bin yılın tarihinin de tohumlarını atarız.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.