Bu hafta Ankara’da Fransa’daki vahşetin kınanmasından sonra, İslam dinine ve Müslümanların kutsallarına yapılan hakaret ve aşağılamalar gündemdeydi. Millet vahşeti nefretle kınarken Peygamberimizi alaya alan karikatürleri de nefretle lanetliyordu.

Ancak Türkiye’nin talihsizleri o adi ve alçakça figürleri sayfalarına taşımaya yeltendiler. Allah’a ve Onun peygamberinin Hz. Muhammed olduğuna tereddütsüz inanan insanlar, bu hafta dehşet içinde bazı olayları seyrettiler.

On yıllardır imanı gençlerin dimağlarına yerleştirme hizmetini gaye edindiğini iddia edenlerin, tarihin en büyük yalancıları oldukları ortaya çıktı.

Derin devletin sivil ayağı olan gruplar, yanlarına günümüzün en güçlü derin devleti olan paralel yapıyı da alarak, peygamberimize yapılan hakarete ‘basın özgürlüğü’ dedi.

Yazıklar olsun!

Elebaşları F. Gülen karşısında devletin Başkanı Recep Tayyip Erdoğan devrilsin diye Batı medeniyetine ruhlarını satmışlardı.

Bir adama diktatör diyebilmek için bu milletin değerlerine sırt dönmek hangi damardan besleniyordu? Benim cevabını aradığım soru bu.

Ülkenin cumhurbaşkanına ne dememiz gerektiğine kim karar veriyordu? Özgürlüğümüzün sınırlarını kim çiziyordu? Kutsallarımızı kim tanımlıyordu? Kadınlarımızın etek boylarını kim tayin ediyordu? Erkeklerimizin yüzündeki kıl miktarını kim belirliyordu? Kısacası bugün Hizmet denilen put kimin maharetli ellerinde şekil bulmuştu?

Ak Parti iktidara geldiği günden beri; “Gerçek devlet biziz siz geçicisiniz, paralel bir yapısınız, düzenimizi bozmaya kalkmayın yoksa size haddinizi bildiririz” tehdidiyle yaşadı.

Paralel yapının kölesi olmuş insanların yüzünde alaycı bir gülüş görüyorum. Hepsi kendinden emin.

Hepsi Ak Parti iktidarının cahilce bir maceraya girdiğini düşünüyor. Açıkça “koltuklarınızın keyfini çıkarın yakında o koltukları rüyalarınızda bile göremeyeceksiniz” diyor.

Hepsi hala kaybetmekten değil, sabretmekten bahsediyor.

Hepsi Erdoğan’ın, arkalarındaki gizli gücü yeterince ciddiye almadığını ima ediyor. Hepsi bu ülkenin içini yüzyıllardır kemiren o gizli güce iman etmiş.

Bu gizli güce bazen bürokratik oligarşi, bazen yasallık, bazen laiklik, bazen üst akıl, bazen derin devlet, bugün de paralel yapı dedik.

Bu milletin inancını kaybetmiş bir bölümü iki yüz yıldan fazla bir zamandır Batı’ya ve onun değerlerine inanmakta ısrar ediyor. Milletimizin Batı ile yoluna devam etmesi halinde medeni olabileceğini yoksa hep barbar kalacağını iddia ediyor. Bu zihniyetin tam adı mandacılık ve himayecilik zihniyetidir.

Rahmetli Mustafa Kemal ve arkadaşları bu tartışmayı yüz yıl önce yapmışlardı ve ortak bir karar vermişlerdi. “Manda ve himaye kabul olunamaz.” demişlerdi.

Bu konu orada kapanmış zannediyorduk.

Ancak gelin görün ki, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana manda ve himayeyi kabul etmişiz gibi ruhsuz ve kimliksiz yaşıyoruz. Mesela devlet nişanımız var mı? Osmanlı’nın vardı. Fransa, İngiltere ve Almanya gibi köklü devletlerin hala var. Mesela devlet armamız var mı? Yok. Devletimizi ve tarihimizi simgeleyen bir yönetim binamız bile bugüne kadar yoktu. Çankaya Köşkü, adı üstünde bir köşktü. Bizim tarihimizde köşkler devletin en tepe yöneticisine değil, üst düzey devlet yöneticilerine aitti. Birinci adam hep saray kullanırdı. Biz ise görkemli, kimlikli saraylardan, Kızılay’da ara sokaklara sıkıştırılmış ruhsuz Başbakanlık ve bakanlık binalarına hapsedildik.

Bu görüntü manda ve himaye görüntüsüdür. Sanki asıl yöneticilerimiz bu ülkede değil izlenimi ortaya çıkmaktadır.

Eskiden olsa Kızılay’daki Başbakanlık binasını vezirler bile kullanmazdı. Bu israf değil, itibar, kimlik ve bağımsızlık meselesidir.

Bakıyorum bu milletin tarihiyle barışma isteği mandacıları rahatsız ediyor. On altı Türk Devleti’nin simgelendiği askerlerle karşılama yapmak, atlıları kullanmak, saray görüntüsünü geri getirmek, sarayı Selçuklu motifleriyle süslemek, devlet adına tarihi simgeler kullanmak gibi uygulamaları görünce himayecilerin adeta yüreğine iniyor.

Müslüman ve dindar olduğunu iddia eden paralel yapı da maalesef bu genetik inancın yeni temsilcisi olarak karşımıza çıktı. Bir dindarın mandacı ve himayeci olması beni rahatsız eden asıl mesele. Çünkü Müslüman’ın bağımsızlıkçı ve milli olmaması kabul edilemez. Sadece dine değil, millete ve devlete de ihanettir. Mesela İspanya’nın Türkiye ile yürüttüğü Medeniyetler İttifakı Projesi’ni askıya almasına sevinmek nasıl bir ruh teslimi halidir?

Devlet Başkanı Erdoğan’ı devirmenin karşılığında neleri feda etmediler?

Bu nasıl ucuz bir pazarlıktır?

Sizi gidi mandacılar sizi…

Sizi gidi himayeciler sizi…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.