Bugünden geriye, 622 yılına dönüldüğünde o tarihte yaşanan en önemli olaylardan birinin de Medine Sözleşmesi olduğu görülmektedir.

   Medine Vesikası olarak da adlandırılan bu akde göre, Yesrib’de (Medine) yaşayan topluluklardan olan Müslümanlar, Yahudiler ve orada yaşan diğer gruplar, birlikte yaşamanın kuralları konusunda aralarında bir anlaşma sağlamışlardır.

   47 maddeden oluşan bu sözleşmenin özünde; dini, milliyeti ve kültürü birbirinden farklılıklara sahip grupların, huzur ve güven içinde bir arada yaşamasını temin etmek vardır.

   Özellikle Yesrib’de yaşayan Evs ve Hazrec kabileleri arasında uzun yıllara dayanan husumet bu sözleşme ile sulhe bağlanmıştır. Yine Medine’ye Mekke’den gelen Muhacir ile Ensar arasındaki hukuku düzenlemek yine bölgede yaşayan Yahudiler ve diğer (pagan, putperest) inanışlara sahip insanların bir arada yaşamaları için gerekli olan temel kurallar bu sözleşme ile şekillendirilmiştir.

   Sözleşmeye göre, taraflar arasında çıkan ihtilafları eskiden olduğu gibi herkes kendi başına çözmeye çalışmayacak “Hakeme” başvuracaktır. Buna göre önemli meselelerde hakem Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) olacaktır.

   Yine sözleşmeye göre, Medine’ye dışarıdan bir saldırı olursa tüm topluluklar bu saldırıya karşı birlikte mücadele edeceklerdir. Yine sözleşmenin taraflarından biri, üçüncü bir kişiyle savaşırsa diğer taraflar ona yardım edecektir.

   Medine’de yaşayan ve sözleşmenin tarafı olan farklı dinlere mensup insanların özgürce dinlerini yaşamalarını sağlamak da bahsedilen sözleşmenin en önemli maddelerindedir. Buna göre hiç kimse başka bir din mensubunun dini vecibelerini yerine getirmesine engel olmayacaktır.

   Hukuki bir bakışla sözleşmede dikkat çeken hükümlerden biri de “…Kim ki haksız bir fiil irtikâp eder veya bir cürüm işlerse o sadece kendisine ve aile efradına zarar vermiş olacaktır…” maddesidir. Bu günkü ceza hukukuna da hâkim olan “Suç ve cezada şahsilik” ilkesinin o günlerde de ilerici bir bakışla hüküm altına alınması çok etkileyici bir durumdur. Zira o dönemde Arap yarımadasında kabilecilik, sosyal ve hukuki ilişkilerde çok belirleyici bir durumdu. Buna göre, suç işleyen bir kişinin tüm ailesi ve kabilesi de duruma göre suçlu kabul edilebilmekteydi. Zamanına göre normal kabul edilen ve genel kabul gören böyle bir uygulama karşısında yukarıda belirtilen ‘Suçu kim işlemişse cezayı da o çeker’ şeklinde bir düzenleme yapmak ancak bir peygamberin ufkuyla açıklanabilecek bir durumdur.

   Sözleşmeye taraf olan herkesi eşit gören, haklarını koruyan bu sözleşme, zamanının ötesinde bir sözleşmeydi. Yerel anlamda ortaya çıkan sorunların geneli ilgilendirmedikçe o grupça kabul edilen kurallara göre çözülmesine olanak sağlaması da, sözleşmenin çok dikkat çeken bir başka yönüdür.

   Medine Sözleşmesi’ni tümüyle değerlendirmek şahsımı aşacak bir durumdur. Belki bizlere düşen, tüm insanlığa ve tüm zamanlara hitap eden ‘İlahi Kelam’ın elçisi olan peygamberimizin yaptığı diğer şeyler gibi bahsetmeye çalıştığımız Medine Sözleşmesi’ni ilgili kaynaklardan okumak ve üzerinde düşünmek.

   Zaman geleceğe akıyor. Dünya, kısmen de olsa sabit, insanoğlundan zamanı gelen gelip gidiyor. Aslında insanı yönetmek, bir arada tutmak adına da ders geçmek için okumadığımız tarihten alınacak çok dersler var.

   Değişen ve gelişen toplumlarda adaleti sağlamak adına çok farklı çözümler üretilebilir. Niyet adaletli bir dünya olduktan sonra çözüm, temel kriterleri güncel çözüm önerileriyle elbette bir gün mümkün olacaktır.  

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.