Yine protokoller birleşti yeniden birlik ve beraberliklerden söz edildi.

Milli birlik ve beraberliğe ne denli ihtiyacımız olduğundan dem vuruldu. Şiirler, tiyatro oyunları sanatın kalıbına giren tüm anma yöntemleriyle 18 Mart Çanakkale Savaşı’nın anıları ve acıları yad edildi. 

Biz bunları yıllardır, ilkokul öğrenciliğimiz esnasında öğrendiğimiz şekliyle belki biraz olgunluk ekleyerek yaptık, yapıyoruz ve elbette yapacağız.

Peki, bu mudur? Bu kadar mıdır? Bir İstiklal Marşı bile on kıtaya kafa tutarken bizler birkaç cümleyle kocaman bir savaşı dirilişi ölümü kalımı nasıl betimleyebildiğimizi düşünebiliyoruz?

Bugün kaç kişinin gözleri doldu? Kaç kişi bu savaşı düşündü ve o savaşın içinde kaybetti kendini? Bilmem bilemem ama sorgulamak sadece filozofluktan gelmez fıtrata. Yazmak bunu gerektirir yerli yersiz. Elime geçen tüm gazetelerde devasa sayfalarda baskı gören anıtlar Türk bayrağı ve kendinden küçük yazılar mevcuttu. Buna üzüldüm. Çünkü bu kadar olmamalıydı. Bugün tüm medya kuruluşları gazetelerinin yanında ek olarak birkaç sayfalık bildiriler yayınlasaydı ne güzel olurdu diye düşünmeden edemedim. Çünkü, bugünün 18 MART 1915-1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası'nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleri olduğunu bilen kaç kişi kaldık bilemiyorum. Beni bu konuda bilgi sahibi yapan insiyatifli tarih bilgimi tarihi sevmeme borçlu olduğum aşikardır. Fakat, bilmeyen onca kalabalığa birileri anlatmalı, göstermeli ve zamanı gelince protokolün soğukluğundan uzakta iç yakıcı gerçekleriyle hatırlatmalıdır. 

Bugün küçümsenecek bir gün olsaydı eğer, bir millet küllerinden nasıl doğduğunun dersini bütün dünyaya göstermiş olmazdı. Fakat, göstermek bir yana dursun çok daha fazlasını yaptık biz millet olarak. Babalı oğullu analı kızlı fakiri varlıklısı aklınıza gelebilecek tüm cinsiyetleri ve statüleri öncelikle aklımızda bir yere koyalım. Üzerine kan, kan ve kan dökelim. Bir savaşın özeti elbette bu olmaz olamaz. Destan denilen bir muharebenin Türk tarih kitaplarında yer alıyor olmasının hakkını ödemek boyumuzu aşsa bile boynumuzun borcudur. Tam bu esnada herkesin bildiği ama zaman zaman ne demek olduğunu unuttuğu bir cümle geliyor aklıma. ‘Allah bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın!’ Bu söz ki, mütalaası benliğin gereksinimlerini sağlayan tüm düşünsel öğeler gibi her an sürmelidir. 

Biz öldü denilen bir milletin, hücreleriyiz. Çoğaldıkça, gövdemizdeki kanser mikrobunu yok ettik. Büyüdük, büyüdük ve güçlendik. Fakat, bir zamanlar son nefesimizi vermek üzere olduğumuzu asla unutmadık. Unutturmaya çalışanlar oldu mu? Belki… Ama biz her pazartesi ve cuma günü İstiklal

Marşı’nı hep bir ağızdan iş olsun diye okumadık. 

Ne dedik biz: ‘Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!’

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.