Şu günlerde Cem Karaca dinlemeyi seviyorum. “Sen de başını alıp gitme/Ne olur tut ellerimi” dizelerini söylerken gözlerimi kapatıyor, gençlik yıllarımdan başlayıp bugünlere geliyorum. Bir “yalnızlar ormanı”nda yol ararken karınca yuvalarından yön seçmeye çalışmışım bugünler için... Doğuyu, Batıyı, Kuzeyi, Güneyi belirlemeye çalışırken, “ne olur tut ellerimi” diye birilerini aramamışım/ beklememişim... Ve bu günlere gelmişim.


Çocukluğumda; “İkinci Büyük Savaş”ın tutsak ettiği çocukluk hayallerimizin nerelerde olduğunu bilmiyorduk arkadaşlarımızla. Koşup oynamaktan başka bağımız da yoktu yaşamla… Bir tarafı kırmızı, diğeri mavi boya kalemini resim dersinde sınıfça paylaşarak kullanırdık. Yumurta büyüklüğündeki sünger topun başka türlerinin var olduğunu bilmez, mutlu oyunlarımız onunla başlar, onunla biterdi. O da koca sınıfta sadece bir arkadaşımızda vardı.


Ekmek karne ile veriliyordu. Kaputbezi, şeker, tuz, çay, vb. tüketim maddeleri de karne ile alınıyordu. Çünkü tüm dünya, dahası kapitalist dünya “büyüme ve sömürme yarışı”na girmiş, “ben egemen olacağım” kavgasında kan akıtılıyordu. Bu kanlı ortama daha 20 yıl önce “Birinci Büyük Savaş”tan çıkmış ülkemiz de çekilmeye çalışılıyordu.


Savaşa girmemiş, bir ortamda “İstersen sulhu salah, hazır ol cenge…” öğretisiyle bugün “Tek Parti Dönemi” olarak suçlanılan o yıllarda, devleti yönetenlerin aldığı önlemler ve güdülen siyasetle bir kurşun atılmadı, bir kişinin burnu kanamadı. Ama Alman uçaklarının denizden nakliye/ulaşım yapan vapurlarımızın üzerinde turlar atıp kontrol yaptıklarını gördüğümüz her seferde yüreğimiz ağzımıza geldi. Savaşın sonuna doğru yaralanıp/saf dışı kalan Alman uçaklarının bu kıyılara düştüğünü yaşadık/ gördük çokça…


Sonraki yıllarda? Evet, sonraki yıllarda Kurtuluş Savaşı’nın yarattığı Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşı Türk olma övüncü, Cumhuriyet’i kuranlara olan minnet ve hayranlık duyguları/heyecanı “Çok Partili Dönem”e geçildiğinde -ne yazık ki- yıldan yıla eskidi/ pörsüdü ve de unutturulmak istendi. Ülkeyi, insanını kalkındırmak için seçilen “demokrasi yolu” deneyimsizliğin verdiği acemilikle sanki başka bir yol/yöntem yokmuş gibi “birbirini karalama yarışı” başladı. Hâlâ da devam ediyor bu anlamsız tutum.


Hafızayı beşer nisyan ile malûldür” boşuna dememiş eskiler. Hafızamızın zayıflığını anlıyorum, kimi insan sabah yaptığı kahvaltıda neler olduğunu unutuyor. Ancak tarihsel olayları yorumlarken “kendine yontup” yorum yapmanın ayıplığı ve cahilliğine ne demeli?


Tek Parti Dönemi”nin demokrasi ile ne ilişiği/ilgisi vardır ki, eleştirilerde o dönemin yönetimi günümüz demokrasi anlayışıyla eleştiri oklarına hedef oluyor? Adı üzerinde: Tek parti…


Kaldı ki, “Tek Parti” o dönem omuzladığıdevleti savaşa sokmayarak karaya oturtmamış, analar/babalar ağlamamış… Ancak doğru-yanlış kimi uygulamalardan yurttaş yakınmış/şikâyetçi olmuş… Sonuçta onca sıkıntıların yaşandığı dönem sonunda “Tek Parti” yöneticileri kaybetmeyi de göze alarak yurtta demokrasi rüzgârının esmesi için “Çok Partili Dönemi” başlatmışlar. Başlatmışlar ve iyi ki kaybetmişler!


Bitmeyen ve halen süren/sürdürülen bir “Karalama Dönemi” başlamış… Siyasetçinin elinde/dağarcığında başka bilgi/katık yok ki… Ülkeye demokrasinin geldiği günün öncesinde kalıp bu tarihi kararı alanları mezarlarında rahatsız eden söylemlerde bulunmanın “demokratlık”la hiç bir ilgisi olamaz. Bu anlayışla siyaset yapanların söylemleriyle raydan çıkan demokrasi treninin “Sen de başını alıp gitme/Ne olur tut ellerimi…” çığlığını duyacak sağduyuya ihtiyacı var ülkemin.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com