Sağlıklı olmak elinizde… Kendinize bakmaz,  yorar, yine de dinlenmezseniz… Beslenmenizi ihmal ederseniz.  Düzenli uyumaz, sağlığa zararlı sigara/içki içerseniz. O zaman da size doktorun yolu gözükür. Hastaneler yatakhaneniz olur.

Huzurlu olmak nasıl bir durum peki?

Sağlık gibi “kişisel”liği yanında toplumsal boyutu da var “huzurlu” olmanın… Sabahleyin, tüm dinginliğiniz üzerinizde evinizin penceresinden dünyaya kendi bakış açınızla bakıyorsunuz.  Ohh!... Ne güzel, karşıdaki akasyada ötüşen, ötüşüp sevişen iki serçe kuşu görüyorsunuz. İçiniz açılıyor. Hafif bir ıslık dökülüyor dudaklarınızdan… Gençlik çağınızın iklimden iklime değişen heyecanları, sevdalanmalarınız, başarılarınız geliyor usunuza bir film şeridi gibi…

Bir mutluluk mabedinde, iç dünyası hazinelerle dolusunuz. “Yaşamak ne güzel…” diye içinizden şarkılar söylersiniz.

                                     Özgüven şart ama…

Kahvaltınız hazırdır. Kafanızdaki “Yurtta-dünyada ne var, ne yok?” sorusuna yanıt bulmak için huzurunuzu kaçırmayacak her zamanki TV kanalınızı açarsınız. Sabah haberleridir okunanlar. Ama ne yazık ki, hep aynı, hep acı haberler. Kahvaltı iştahınız kaçar, lanet okuyup kalkarsınız masadan.

İşe gideceksiniz, arabanızın kontağını çevirir, çıkarsınız sokaklara, caddelere…  Terörün bir başka türü keser yolunuzu… Sokaklar, caddeler taşıtlarla dolu… Tıkalı… Trafik durmuş, işinize geç kalacaksınız. Çaresizlikten saçlarınızı yolarsınız, ama ne çare… “Böyle gelmiş, böyle gider…”

İşinize ulaşırsınız… Sabah toplantısına, güne güzel duygularla başlayıp, sonrasında somurtan yüzünüze gülücükler asarak/takarak girersiniz. Maksat, personelin moralini etkileyip bozmamak… Üretimde, satışta verimliliği koruyup krize karşı kapıları/pencereleri kapalı tutmaktır maksat… Ama önünüze gelen raporlar olmasa… Borsa pike yapmış, döviz kurları başını alıp gitmiş/uçmuş…

Döviz üzerinden dış borçların TL değerinin fırlaması… Ürün maliyetlerinin döviz kuru üzerinden artma zorunluluğu… Fiyatların artması sonucu hayat pahalılığının varlığı… Satışların duraksaması… İşçinin, memurun, emeklinin geçinememe sızlanmaları… Enflasyon…

                                                  Enflasyon hastalığı…

Ülkemiz bu kısır döngüyü, yani “enflasyon denen ekonomi hastalığını”   TL’ye değer kazandıramadığımızdan, dahası üretimde dünyaya acemice hitap ettiğimizden ötürü dönem-dönem yaşaya geliyoruz. “Tek Parti”den, “Çok Partili” döneme, darbelere ve bugüne…

 Ekonomi yönetiminin başarısızlığı, “Ali yapar, Veli bozar” anlayışından kaynaklana geldi hep…  Bu nedenle ekonomi karnemiz  “zayıf”larla dolu olarak önümüze gelirken,  hal ve gidişimizin de “dış borçlanma”larla düzeleceği önerisi konuldu önümüze…

Enflasyon kamçısını yedik, borçlandık…  Borçlandık… Hep,  “Borç yiğidin kamçısıdır, namusudur” deyip ödedik.

Peki, neden?

Neden olacak, gerçek anlamda ülkeyi kalkındıracak  “ulusal ekonomi” kurallarını saptayıp, ortak bir görüşbirliği/mutabakatla uygulamaya koyamadık da ondan…

                                    Plana “Plav köprüsü” kurmak…

Her yiğidin yoğurt yiyişi örneği, her siyaset kadrosu işbaşına gelince ayrı-ayrı havalardan çalıp kimi gazel havalarından vurdu, kimi sallama horonu oynadı, kimi Ankara havası çaldı…  Siyasetçinin hüneri… Ekonomide curcuna…

1960 darbesi sonrasında ülke kalkınmasını, ülke ekonomisini rayına oturtmak için “Devlet Planlama Teşkilatı” kuruldu. Taa, o zamanlar siyasilerce itiraz yemişti, “Pilav Pilanlama Teşkilatı” diye…

“Arife tarif gerekmez…”  ama bu ülkede siyasetçi omuzladığı ülke yönetiminin ne denli önemli/kutsal olduğunun;  tüm yurttaşların vebalini omuzladığının bilincinde olmak durumunda…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.