Yazarın şanı mürekkebinden gelir, bilirsiniz. Fakat şuanda kana bulanmış bir yazgının ve bedenin geriye bıraktığı bir acının gölgesinde, elemin içinde yazıyorum, bu da böyle biline…

Seçim sonrasında ‘barış’ adı altında ne çok savaştığımızı ve ne acı bir şekilde kayıplar verdiğimizi zaten televizyonlardaki sevgili ‘yanlı-yansız’ moderatörlerimiz ve onların ‘yanlı-yanlı’ konukları anlatıp durdular. Bizde ‘aydınız ya dünyadan olup bitenden haberdar olup’ toplumda iki kelimenin belini kıracağız ya –dinledik. Ne anladık peki? Hangi partinin sempatizanıysak, o partinin işine ve çıkarına geleni… Biz çünkü buyuz. Biz bu kadarız… Biz, sosyal medyadan ‘klavye askerliği’ yapma konusunda FSK (Facebook Silahlı Kuvvetleri) bünyesinde beğeniyle maaşını alan bireyleriz…
Biz ezbere bildiğimiz, ‘NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE’YİZ
Ne Türk ama? Ülkedeki her olayın ‘oy’ ve ‘rant’ jargonuna hizmet etmesinden aslında ne vahim bir vatandaşlar topluluğu olduğumuz belli ama olsun yine de birileri birkaç yıl daha fazla yaşadı diye ya da kendini yaşadığı çekirdek ailesi gözetiminde ‘aydın’ ilan ettiği için hep daha ileri gitmekle övünürüz.
Ama ben bu ülkenin başını –marjinaller ve aydınlar- yaktı desem, olur mu öyle şey, onlar üretken olan kesimdir derler. Peh, ben üretileni yıkan bir sanatçı, zanaatkar ya da -etiketini kaldır- insan görmedim. Aydınlarımız, sadece konuşurlarken, temizlik işçileri, çiftçiler, esnaflar, memurlar, öğretmenler, gazeteciler ve bir çok daha meslek mensubu sadece çalışıyor ve bir şeyler üretmeye çalışıyorlardı.
Aydınlarımız ellerinde kokteylleri ‘vatan elden gidiyor’ diyorlardı. ‘Hala daha muasır medeniyet seviyesine çıkamadık’ diyorlardı.  ‘Atam kalk yerinden kurtar bizi ‘diye ağlıyorlardı. Fakat asla kendileri ayağa kalkmıyor, bu ülke için bir şeyler yapmıyorlardı. Yapmayı bildikleri en iyi şeyi yapıp, ‘ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ’ diye durumlarını güncelliyorlardı.
Peki başka ne yapıyorlardı? Facebook’tan –muazzam düşüncelerini- paylaşıyor, beğeni sayıları arttığı takdirde huşu içinde tatil fotoğraflarını paylaşmaya hak kazandıklarını düşünüyorlardı. Peki, ölmez zannettikleri şehitlerin aileleri ne yapıyorlardı?

‘Kapıya önce bir ambulans ardından konvoy halinde gelen birkaç araç yanaştı. Getirdiği haberin ağırlığıyla,  her zaman başı dik gezen Türk askeri, kasketini gözlerinin görünmeyeceği şekilde başına oturtup aracından indi. Çünkü, gözlerinde yaş vardı. Kapısının önünde torununun başını okşayan bir kadın, tarlada çalışmaktan nasır tutmuş ayaklarının üzerine kalktı. Her şey çok açıktı ama gerçek dayanılmayacak kadar acıydı. Asker, gözleri zaten hasretten dolmuş olan kadına baktı. ‘Vatan Sağolsun.’ Dedi ama sesini kendi bile duymamıştı. Fakat kadın duymuştu. Karnında dokuz ay taşıdığı oğlunun tüm tekmelerini kimse duymadığı halde duyduğu gibi, ölümün sesini duymuştu. ‘Anan sana kurban olsun, oğul’ diye feryat etmeye başlarken, torunu boş gözlerle etrafına bakıyordu. Asker ağabeylerinden birine ‘Biliyor musun benim babamda asker’ diyordu. Türk Bayrağı ahşap evin önünde yerlerde sürüklenen bir ananın arkasında dalgalanıyordu. Ve o gün orada bir şehit ölürken bir ananın kalbi yaşamakla ölmek arasında tam tamına ortadan ikiye bölündü…
Yoksa siz, vatan hudutlarının anaların yüreklerinde çizildiğini bilmiyor muydunuz?

Bir çocuğun ilk resmi gibidir vatan. Dağların arasından güneş doğar, dağın yamacından başlamak suretiyle beyaz kağıdı bir dere böler. O dereden masmavi bir umut yerine kan akarsa, o vatan kanla bölünür, acısı yüreğine pastel bir boyayla çıkmamak üzere sürülen bir ana, öle öle yaşarken her Türk asker doğsa da şehit olduğunda bir yuva muhakkak yokluğunda ölür…
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.