Seçim propagandalarının kulağa soğuk su kaçıran rahatsızlığından kurtulduk çok şükür. Sığ dağarcıklar, sığ bilgiler… TV’den ve gidilen her yerde gevelenen/tekrarlanan ucuz/ anlamsız bir propaganda yöntemi/dönemi… Bakmayın siz o yüzbinlere yaklaşan siyasi mitinglerdeki kalabalıklara…


“Taşıma su ile değirmen döndürme” olayı gibi bir manzara… Üstelik insanları birbirlerine düşüren/küstüren bir siyasi tutumla/anlayışla…


Dedim ya çok şükür, kafa dinleme dönemine kavuştuk. Kavuştuk ama bir de seçim sonrası görev verilenler şu k oalisyon hükümetini -öyle ya da böyle- kurabilseler. Onun için de “hayırlara yorma” dönemindeyiz şimdi hepimiz.


Hayırlı olsun da… Evet, “hayırlı olsun da…” derken yine de açık bıraktığımız kapıdan beklentilerimiz var. Bu da; “hayır/iyilik” sözcüğünün hep kendi açımızdan, ülkemiz açısından önümüze çıkaracağı güzel fırsatlar, güzel yaşam süreci, güzel olanaklar olarak algıladığımızdan kuşkusuz. Bir yerde Orhan Veli’nin; “Umut fakirin ekmeği ye Memet ye!” demesi gibi. Yaşam bir umut koşuşması… Kurulacak koalisyon hükümeti… Olmazsa yenilenecek seçim için ulusça yeni bir başlangıç olan start noktasında “kazanmak” umuduyla toplanmak dönemi gözüküyor önümüzde.


Demem o ki; öyle ya da böyle, Yüksek Seçim Kurulu artık seçim öncesinin şu arabesk propaganda dönemini bir ciddiyete kavuşturmalı… Siyasetçinin istediği/arzuladığı şekilde değil, Batı’nın uyguladığı seçim propagandası anlayışı getirilmeli bu ülkeye. Hem bunca emeğe, paraya ve zamana yazık olmaz böylece.


Bir de, seçmen yurttaşı hiçbir şey bilmiyormuş konumunda görmek… Kafasını şişirip, onu şaşırtıp oyunu elinden alma yöntemi doğruysa, çağdaşsa diyeceğim olamaz. Ama göz göre-göre de lâdes olmamalı…


Çocukluk yıllarımda (1940-1950) yaşadığım deniz kıyısı kasabada, yaz mevsimi geldiğinde içimiz coşar, bayram ederdik. Okul tatildi ya, bize de denizde sabahtan akşama yüzmek vardı. Haftada iki-üç kez İstanbul’dan gelen ve açıkta demirleyen posta vapurlarına yüzerek erken gitme yarışı yapardık arkadaşlarla aramızda… Ödül de ne idi biliyor musunuz: Dondurma…


Öyle bir dondurma yapılırdı ki kasabada… Sakız gibi… Mehdi Dayının, Kâzım Amcanın, Kemal Amcanın dondurmaları anlatılır gibi değil. Her sabah taze inek sütü kaynatıla-kaynatıla saf süte dönüştürülür, sonra içine köylerden toplanılıp kurutulan ve değirmende öğütülen salep unundan katılırdı. Saf, natürel, hiç katkısız nefis dondurma… Hele de vişnelisi… Nerede şimdi o dondurmalar?


Önceki akşam tv haberlerinde Bitlis’te köylüler doğadaki salep bitkilerini söküp kuruttuklarını, sonrada öğütüp un yaptıklarını izledim/gördüm. Kilosunu da 300 liradan pazarda satılıyormuş. İçim sızladı/yandı… Bu bir doğa katliamı değil de ne?


Bitlis’teki Valimiz ya da tarım Müdürlüğü ilgilileri bu salep bitkisi katliamını önlemeli… Ayrıca, o bölgede doğada çok yetiştiği ifade edilen salep bitkisi koruma altına alınmalı. Salep yetiştiriciler teşvik edilmeli, çiftlikler kurulmalı. TVden izlediğim kadarıyla bu gidişle Bitlis’te ve diğer yerlerde bu hoyrat anlayış salep bitkisinin köküne kibrit suyu verip, bu güzel nimeti yok edecek.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.