“Olmazsa olmaz” koşulu ile yaşamınıza kırmızı çizgiler çizmeye kalktınız mı hiç? Günü gelip bu koşulunuz nedeniyle zor pozisyonda biçare konumuna düştüğünüz olmuştur belki de… “-Ben ilkeli adamım…” diyerek sınır taşlarıyla belirlediğiniz yaşam alanınızı üzülerek kendiniz ihlal etme durumunda kalmışsınızdır belki de zorunlu olarak.


Hele de siyasetçi iseniz… “İlkeli olma”nın size kazandıracağı prestijle siyaset basamaklarını tırmanmak düşü kurarken… Poyrazdan esecek rüzgârı bekleyip lodosa yakalanmış olmanın şaşkınlığıyla ne yapacağını bilememeyi yaşamak. Ticaret dünyasının ilkeliliği; piyasanın havasını iyi koklamakla, fiyat dengeleri, döviz, kur, parite ve iş dünyasının gidişatını bilme gibi konularda kazanılan deneyimle oluşur. Ekonomi biliminin belli kurallarını da bilmek başarınız adına ticaret dünyanızın kırmızı çizgilerini oluşturur. Tabii ki bu kurallara saygı duyduğunuz sürece…


Duymazsanız zararını siz görürsünüz. Siyaset öyle mi? Sabahtan-akşama, günden güne, hatta saatten saate oluşan/değişen güncel siyasal, ekonomik koşullara göre yelken açan bir durumu var siyasetçinin… Yani her an tedavül durumu değişen bir ilkelilik… İlkelilik dememek gerek, ilkesizlik… Çünkü ülke ekonomisinin güveni/tutarlılığı lider siyasetçinin iki dudağı arasından çıkacak ufacık bir olumsuz sözden etkileniyorsa nasıl bir ilkeliliği olsun siyasetçinin? Hele de lider konumundaki siyasetçinin kimi zaman yönetimsel anlamda bir dediğinin diğeri ile çelişir olması durumu… Ve de akordu bozmamak adına lider politikacıya “biat ilkeliliği” ile bağlı olma zorunluluğu varsa … Artık siz düşünün siyasetçinin kaldığı ikilemli pozisyonu. Ya da körü körüne “lidere biat” tutsaklığını…


Türk demokrasi tarihinde lider siyasetçilerin kendi kafalarına göre kırmızı çizgilerle çizdikleri sınırları kıranlar olmadı mı? Tabii ki oldu. CHP milletvekili iken Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’ın “lidere biat” anlayışına verdikleri “Dörtlü takrir”le DP doğmadı mı? Sonrası da var. DP yönetiminni “ispat hakkı”nı tanımama haksızlığına isyan bayrağı açan kendi milletvekilleri Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu, Fethi Çelikbaş ve arkadaşları olmadı mı? Benzer doğum olayıyla AP bünyesinden Demokratik Parti, CHP’den Güven Parti siyasette yer almadı mı? Tüm bu siyasal gelişmeler o zamanlar demokrasinin bir gereği olarak algılandı kamuoyunda… Gerginleşen siyasal hava da böylece rahatladı tabii ki…


1950-60 yıllarında iktidarda olup ülkeyi yöneten DP bünyesinde “Yaylacılar Grubu” oluşup, “doğruya doğru” anlayışıyla “parti içi demokrasi”nin nasıl işleyeceği konusunda o günden bugünlere ışık tutan örnek bir çıkış/davranış oldu… Parti içinde kalıp patinin atacağı ya da attığı yanlış adımları eleştiren bir gücün varlığı aslında bir muhalefetten öte partinin hücrelerini yenileyen bir demokrat davranış olarak gerekli de görülmeli… “Sen nasıl öyle dersin? Parti iç disiplini ihlal ediyorsun.” gibi “biat” söylemleri partileri zaaf noktalara doğru çeken düşünceler oldu bugüne değin.


Bugün de bu ilkel anlayış ya da kötü yönetim algısı maalesef yaşanıyor partilerde. Parti içi disiplin o partinin genel siyaset görüşünü çerçevesinde oluşur. Kuralları yazılı olur. Genel Başkanı da, milletvekili de alt kademesi de buna saygı duyup, uyar. Ama körü körüne “parti disiplini” uygulamasının temelinde antidemokratik algılar, direktifler varsa ne olacak?


Ne olacak diye sormaya ne hacet? Olmuş… Bakınız manzaraya… İlkesizlik egemenliğinin oluşturduğu “lidere biat” sonucu “sessizlik demokrasisi” oluşmadı mı ülkemizde? Sonucu da ortada... Parti içi demokrasi çalıştırılmayınca rakip siyasetçilere iş çıktı, çamur atma yarışı başladı böylece…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.