Merhum Üstad Tarık Buğra 1960’lı yıllarda Son Havadis gazetesinde yazdığı  “Bu seferberliği artık ilân etmeliyiz” başlıklı yazısının son bölümünü okumanız ricasıyla alıntılıyorum:

      “Tanrı hayırlı artışlar versin, bugün 28 milyon Türküz. Hepimiz de günde iki-üç öğün ekmek yeriz. Herkes önünde bir-iki lokma ekmek bıraksa, her öğünde 50 milyon ekmek boşa gitmiş,  birer gramdan 50 milyon gram, yani beş ton buğday ziyan olmuş demektir…  Bu hesabı benimsediğimiz gün Amerika’ya el açmaktan kurtulacağız, bunu bilmeli ve her şeyimizi buna göre düzenlemeliyiz. Çayımızda yarım şeker tasarrufu, elektriğimizde, gazımızda, havagazımızda, yağımızda, hatta suyumuzda böyle kırıntı tasarrufları Türkiyemiz için, yâni bizim için büyük kuvvet yığınakları sağlayacaktır, bunu aklımıza koymalıyız.

      Memleketi seviyorsak, bizden gelen ve gelecek olan nesilleri düşünüyorsak böyle yapmalıyız.

      Ve en önemlisi, bu sınırların içinde yaşayan herkes aynı kaderi yaşamaktadır, aynı kaderi korumak, bunu da kendi haysiyetini, hayatını kurtarmak için yapmak zorundadır. Düşmanlıklar icadına, yaşama kuvvetimizi parça-bölük yapmaya hakkımız yoktur. Birbirimizi sevmeliyiz, birbirimize yardımcı olmalıyız, gördüğümüz hataları istismar değil, dostça tashih etmeliyiz. Bize bu yakışır, bize bunlar yakışır.”

      Doğru söze ne denir ki?

      Ülke olarak derdimiz hep aynı… Dünden bugüne sürüp geliyor. Çözümler ararken yeni-yeni sorunlar giriyor devreye…  Bunlar için planlı/programlı olmak gerektiği bilim çevrelerice söylendiğinde  benim siyasetçim “-Ne pilavı?...” demişti  Rahmetli Buğran’ın yazısını yazdığı dönemde.

       Buradan şu sonucu çıkartabiliriz: Bugünkü ablo en başta bizim eserimiz. Eğer Tarık Buğra’nın samimi ifadelerine kulak kabartsaydık, inansaydık, hiç içine düşer mi idik bugünkü labirentin?

       Düşmezdik, elbet…

      Türk Edebiyatı’nın bir başka ünlü kalemi  Peyami Safa, Milliyet gazetesinin  13 Eylül 1957 tarihli nüshasında  “Demokrasimiz alaturkadır”  başlıklı yazısının bir yerinde  şu tespiti yapıyor:

      “Demokrasimiz alaturkadır. Alaturka bir saz topluluğunda sazlardan biri veya bir kaçı eksilse eser yine tamam olarak çalınır. Partilerden biri veya bir kaçı eksilse de geri kalanlar aynı programa  sahip oldukları gibi.

      Batı müziğinde orkestra sazlardan bir kaçı eksilirse eser çalınamaz, eksilir ve sakatlanır. Batı demokrasilerinde de birkaç partinin eksilmesi parlamento orkestrasını işlemez hale getirir.

      Alaturka demokrasi olmaz.”

X   x   x

       Şimdi bu güzel tespitleri/satırları okuduktan sonra düşünüp kendimize kimi sorular yöneltelim isterseniz:

      “- Birbirimizi yeterince sevebildik mi şu demokrasi döneminde… Hem de kutsal dinimizin emri ortada iken…”

      “- Kendine yontma sevdalanmalarını bırakıp ülkeye gerçek demokrasiyi  getirme konusunda  samimi adımlar attık mı?”

      “- Yönetime gelindiğinde Hz. Ömer anlayışına sarılıp devlet malını korumada titiz davrandık mı?

       Biliyorum sizin aklınıza daha nice sorular geliyor ama yerimiz bu kadar.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.