Açın!  Açın televizyonlarınızı!  Kanal-kanal dolaşınız sabırla. Biliyorum, moraliniz bozulacak, ama tüm TV kanallarını dolaşınız. Dizileri izleyiniz. Haberleri tekrar-tekrar dinleyiniz.

Sabırsızlanmayınız,  bir sahipsizlikten, bir başıboşluktan söz edeceğim.

-Gidiniz, bayiinizdeki tüm gazetelerden birer tane alınız. Bitmedi,  sokaklarda-caddelerde insanları da inceleyiniz birazcık… Giysilerini değil, davranışlarına, söylemlerine bakınız.

Spor alanlarını, salonlarını da gözlemleyiniz.

                                                 x   x   x

Toplumsal yaşamın dengesini sağlayan kurallar  (yasalar, yönetmelikler, genelgeler, gelenek/görenekler vb.) varken; yöneticiler yenileşme peşinde koşan bireylerin önünü her zaman “yenilik korkusu”yla kestiler. Osmanlı’dan günümüze hep böyle olmadı mı?

“Olmaaaaz!” derken yenileşme istemine fren yapanlar bu gelişmeleri gözlerken/yaşarken hiçbir zaman doğacak olumsuzlukları önleme konusunda kafa yorup çare/çözüm düşünmediler. Seyredip, “işi oluruna bırak”tılar ne yazık ki… “Gaz arkadan gelsin”  anlayışıyla olaylara yaklaşıldı.

“Özel televizyonlar” kurulurken böyle olmadı mı? Hala sıkıntıları yaşanmıyor mu bu aceleciliğin? Ticaret, eğitim, sağlık, spor vb. nice konuda sırıtan tutarsızlıklar, ihmaller…

                                                    x   x   x

Sokaktan, caddeden, gazetelerden, televizyonlarda söz ettim ya,  gözlemlediğinize, okuduğunuza ve izlediğinize göre ben de sadece sizin görüşlerinize -izinlerinizle-  bir nebzecik katkı vermek için yazıyorum.

Önce, “Bu topluma ne oldu, böyle?” Hiç böyle değildi.  Sokaklarda neşeli, etrafına yaşama heyecanı katan yüzler, dudaklardan eksik olmayan gülücükler ve yaşama heyecan/tat katan insanlar nerede?

Şimdi sokaklarda gözlemlediğiniz asık yüzler, yüksek sesle kavgaya varan söylemler, itişmeler, kakışmalar,  öfkesiyle yumruk sıkıp diş gıcırtadanlar ve nice davranış bozuk bozuklukları… Büyük-küçük tanımamak… Daha nicesi…

                                                        x   x   x

Gazeteler toplumsal yaşamın aynasıdırlar. Yaşamın her alanında olanı-biteni yazıp, duyurmak onların görevi… Önceleri böylesi sık-sık cinayet haberleri okumazdık gazetelerde diyebilirsiniz. Çünkü eskiden sadece İstanbul’da işlenen cinayetleri okurduk gazetelerden. Şimdi ise iletişim olanaklarını kullanan medyanın önüne yurdun dört-bir tarafından bu tür haberler geliyor.

Televizyonlar da öyle…

 Çoğu dostlarım bu tür haberlerin tüm acı yönleriyle uzun haberler şeklinde yazılmasını istemiyor.

 Doğru… Doğru da niçin yaşadığımız toplumsal bunalımlara çare/çözüm aramıyoruz?

Spor alanlarından,  sokaklardan, hanelerden/evlerden öfkeli sesler, kan kokuları, silah sesleri geliyorsa belli ki bir konunun asıl acı yönünü görmüyor ya da görmezden geliyoruz diyorum kesin görüşlülükle.

Televizyonların, radyoların, gazetelerin bu çorbadaki rolü ne, diye sorarsanız o ayrı bir konu? Görmesinler, duymasınlar mı, yazmasınlar mı? Şunu söylemek isterim: Görev yapsınlar ama abartmasınlar.

Bu konunun özü şudur: Toplumsal bunalımlar yaşadığımız bir gerçek. Bunları yazmamak, söylememek, çizmemek çözüm değil tabii ki… Önemli olan yönetenlerin bu konuya/olumsuzluğa önceleri olduğu gibi “zamana bırakma anlayışı” ile değil, basiretli/sağduyulu şekilde yaklaşıp sağlıklı çözüm aramaları önemli.  

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.