Saatte 770km hızla uçuyoruz. Fitlerin fatihiyiz. Ve tam bu esnada insanlık türbülansa giriyor…

Sizi bilemem ama ‘özgürlük’ denildiği zaman benim aklıma hep uçmak gelir. Trabzon’dan Ankara’ya yolculuk ederek bu algıma destek oluyor kendimi kuş gibi hissediyorum. Ama ne kuş… Uçağa binmeden önce apronda çalışan çok yakın bir arkadaşım aracılığıyla uçuşumun gerçekleşeceği uçağın bagaj bölümünde bir cenaze taşındığını öğrenmemle beraber özgürlük düşüncem anında yerle bir oluyor. Yani sizin anlayacağınız bir cenazeyle uçuyorum. Teknolojinin getirdiklerinin zararlı olduğuna dair farklı bir bakış açısı oluşturmakla meşgulüm. Ben üste 14A’da kuyruğa bakış ata ata uçarken, son derece şık giyinmiş yolcular ve havalı İngilizcesi tam mürettebatla havadayım. Hepimizin gideceği ve mutlulukla karşılanacağı bir şehre uçuyorum. Uçmak kuşlara mahsustur gerçeğini ellerimle yıktığım anlar…

Şimdi koltuklarınızı dik bir konuma getiriniz. Masanızı kapalı tutunuz. Bizimle duygu karmaşasına uçmaya hazır olunuz.

Ama oturamıyorum koltukta. Otursam bile ayaklarım hep havada. Çünkü uçağın bagajında biri var. Onun birazdan yiyeceği bir sandviçi içecek bir suyu ya da ona en sahte gülümsemesiyle bakacak bir hostesi yok. Ah, doğru ya onun bir nefesi de yok!
Trajikomiktir sevgili ölümüzün acil durumlarda çıkabileceği bir kapısı dahi yok. Şimdi, ne diyor bu diyorsunuz biliyorum. (Umarım en başından beri derdimin ne olduğunu anlıyor ve bu cümleyi kurmuyorsunuzdur.) Ne mi anlatıyorum? Bulunduğum uçakta soğuk ve valizlerle dolu bir bagajda yaklaşık yüz kişinin ayaklarının altında bir cenazeyi taşıyoruz. Oysa biri herhangi birinin mezarının üzerine bile basmazken bu olacak iş mi bilemedim…
Ne kadar zor olabilir oysa hakkın rahmetine kavuşmuş birinin özel bir ulaşım aracılığıyla defnedileceği şehre getirilmesi… Üzerine basan kimsenin olmadığı, bir bavulla eş değer değil de son yolculuğunun hakkını verdirterek huzur içinde kendi topraklarına ulaştırılması…
İçinde bulunduğum uçak indiğinde çığlıklar havaya hakim olacak gözyaşları sel olacak. Yani birini kaybetmenin acısı insan doğasında gerçek bir afete çevirirken kendini benim kalbim almıyor bu düşüncesizliği ve duyarsızlığı… Ha elbette şimdi kelli felli abilerimiz ablalarımız diyebilirler; memlekette başka üzerinde durulacak konu kalmadı mı diye. Bende diyorum ki insana ölü ya da diri insan muamelesi yapmakla başlar her şey.

Evet, şimdi ikimizde uçuyoruz. O, bu hayattan binlerce fit uzağa. Bense, sadece şehir değiştirerek aynı dünyanın acımasız hayatına!
Aklıma yine bir söz geliyor. Atasözü olmasın ama bunun adı sevgili okur. Ben olsam –ölüsözü- derdim.

‘Ölüsünü ayaklar altına alan, dirisine neler yapmaz ki?’

(Yazının şimdiki zaman ölçütüyle yazılmasının sebebi, bu yazıyı birkaç hafta önce seyahatım sırasında okumak için yanımda bulundurduğum bir derginin üzerine yazmış ve pek bir değişlik yapmadan en doğal en natürel haliyle sizlerle paylaşmış olmam.)

Uçuş için bizi tercih ettiğiniz için teşekkürler…
İnsanlığınız sadaka gibi saklı olan gizine selamlar…
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.