“Tuzu kuru olmak” güzel bir durumdur. İşleriniz tıkırında gider. Geçim sıkıntınız olmaz. Bir şey düşünmezsiniz. Bir eliniz yağda, bir eliniz balda… Menkul, gayrimenkul gelirleriniz şırıl şırıl akıp kasanızı doldurur. Yokuşu, rampası, virajı olmayan bir dünyanız olur. Tozpembe… Yaşa beyim, yaşa…


Peki, “tuzu kuru olmak” güzel de “ tuzun kokması” nasıl bir şey? Beklentilerine karşılık bulamamak… Sadece ben, sen, o değil tabii ki… Toplumsal beklentilerin bir türlü gerçekleşmemesi, yetmiyormuş gibi üzerine-üzerine olumsuzlukların gelmesi durumlarında derdimizi anlatmak için “Tuz koktu…” sözü dökülür dudaklardan. Bu bir çaresizlik ifadesi kadar, bir “haksızlık gelişme” karşısında taraf belirtmedir herkes için...


Bilgi birikimini, demokrasi kültürünü henüz tamamlamamış/özümsememiş kişilerin kimi önemli durumlarda farklı farklı etkilerle yol ayırımı şaşkınlığı yaşadığı acı bir gerçek olarak orta yerde sırıtıyor. Çünkü ne yapacağı, ne karar vereceği konusunda böylelerin flu de olsa bir görüşü yok da ondan. Siz istediğiniz kadar bilginizi pazarlamaya çalışınız, kendinizi toplum için feda etmeye çalışınız, boşunadır. Karşınızda sizi anlayacak beyinsel algı kıtlığı yaşayan bir grup vardır karşınızda “içten pazarlıklı” olarak durur.

Yaşamın hangi anında olursa olsun insan kendi çevresindeki olayları algılarken içinde bulunduğu ortamı dikkate alarak söz eder, konuşur. Bu durum, o kişi için yetiştiği ortamın ona kazandırdığı kültürün, ya da kendisinin o ortamda kazandığı/edindiği bilginin derinliği/ zenginliği kadar olur.


Sığ/yufka bir denizde yüzer böyleleri yaşamları boyunca… Ama bunu bilmezler. Bilmedikleri için de nerede bir topluluk olursa, nerede bir söz/söylem varsa kendileri de “çorbaya kaşık çalma” kabilinde iki kelam/söz edip varlıklarını gösterme/ispatlama sevdalanmasına kapılırlar. Sonrası malûm… Aynı akorttan çalmaya çalışan, ama bunu sürdürüp sonuca varamayan, kendi kendini tatmin etme halleri/durumları… Kendilerine “Haklılık Tiyatrosu”nda rol biçmeler… Artık belli bir görüş vardır, ama bunun temelinin bulunmadığı, neden ve niçin böyle olduğu hiç tartışılmaya açılmaz. Bu durum dert de değildir böylelerine… Sığ/yufka akıllılıktan kaynaklanan “tuzu kuruluk” budur işte. “Adaam bana ne…” aldırmazlığıyla kendine çizdiği “çıkar dünyası”nın sınırlarından içeri kimseyi kabul etmemek, “var da ben, yok da ben…” bencilliğinin tutsaklığında kör bir yaşam…


Demokrasimizi kurarken/bina ederken temeline atılan ve atılmaya devam edilen yapı taşlarının yarın için ne gibi sorunlar yaratacağını hiç düşünülmüyor. Gece mezarlıktan korku içinde geçerken dua ediyoruz da, sandığa oy atarken–sığ/yufka bilgimizle de olsa- kendimize bakıp gelecek için hiç düşünmüyoruz. Geldiğimiz nokta/manzara ortada… Neresinden tutsan elinde kalıyor. Suç kimin? Elbette ki bizim/insanımızın. Yazmıştım, anımsarsınız, 1946’da başlayıp bu günlere ulaşan demokrasi film gösteriminin kimi bölümlerde kesintiye uğradığını… Ders çıkardık mı bu kesintilerden kendimize? Nerde o kafa? Yanlış anlamayınız, demokrasi eğitimi verilmemiş bu güzel toplumu değil, asıl “demokrasi… demokrasi!..” deyip yönetime gelenlerin sonradan “yan çizip” hedef saptırmalarından söz ediyorum.


Bu toplum gerçek demokrasiyi özlüyor, yaşamak istiyor. Bunun için de her seçimde sandığa giderken bu özlemini yaşıyor. Doğrusu da bu zaten… Amaa… “Tuzu kurular”ın seçimlerde “tuzu kokutmaları, şaşırtma oyunları olmasa…”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com