Şimdi neyi neden diyeceğimi ve bu dediklerimin sonunda neyin ne kadar değişeceğini bilmeden yine alalım sözü ele bakalım…

Şuan kulaklarımın arasından Vivaldi’nin dört mevsimi akıp gidiyor. Sorsanız bana şimdi dünyada benden mutlu insan yok.

Oysa ne tutarsız bir şeydir müzik; kışı gösterdiği an üşütürken insanın ellerini…

Düşünüyorum burada durup. E, el insaf insansın der kendime elbette düşünürüm. Düşünmek insanlıktan mı gelir, ne dersiniz?

Tamam, marjinal markajımdan çıkıyor ve özün sözüne geliyorum. Müzik diyorum, sanatın bambaşka bir mevsimi. Bakınca ilk etapta yaza yakın belki bir miktar ilkbahar hatta ama hep var oysa, kış aylarının içine sızmayı başaran güneş gibi…

Vivaldi’de öyle…

Sızmış ağabeyimiz içimize. 1725 yılında bestelenen bir eserin 2015’in Trabzon’unda böylesine, baskın bir karakterin kendine has o kendinden emin tavrına yaraşan benzerliğiyle odamda salınmasının yoksa başka bir açıklaması olabilir miydi?

Varsa da bunu oturup filozoflar tartışmalılar. Benim bu seslerden payıma düşen müziğe saygıyla eğmek ellerimi. 

Orjinal adıyla - Le quattro stagioni- olan ve çevirisi dört mevsim olarak Türkçe’ye yerleşen bu eşsiz beste, durup durup aklıma gelir ve benden sanki bir şey bekler gibi yüzüme bakardı. Modern kültürün ve entelektüel verilerin vazgeçilmezleri arasında yerini alan bu doğa harikası eserin aslında benden ne istediğini, iş yerimin sessizce beni bekleyen masasında otururken buldum. Beste halihazırda matematiğe dökülmüş ve usta bir matematikçi gibi kendini bugüne taşımıştı. Fakat şimdi sıra bendeydi. Şimdi sıra bir şarkının adının hakkını verişinin hakkını vermekteydi. Velhasıl bu yazı dünyaya bu mahiyette geldi demek asla abeste iştigal olmaz.

Gözlerimi kapattığımda yaklaşık bir saat içinde dört mevsiminde koşullu koşulsuz tüm tabiatını içimde hissediyorsam eğer, bir çok enstrüman tek bir ses olarak yayılıyorsa odada ve o ses karın soğuğunu ve kışın kasvetini, yazın o paha biçilmez kendinden hallice iyimserliğini ve yaşama sevincini, sonbaharın aymaz haytalığını ve dehlizler dolusu karamsarlığını, ilkbaharın insana –hadi biraz daha sabret- diye inleyen yeşilini hissettiriyorsa; hah işte orada durup bir düşünmek gerek:
İnsana sanattan çok daha fazla yakın olan ama insanın doğası gereği gözünün önünde durana olan vurdumduymazlığından mütevellit uzakta kalan başka ne vardır ki bu dünyada?

Evrekaaaa (!)

Yoksa cevap insanlık olmasın sakın…

Bu köşe yaz köşesi şu köşe…

Bir berber bir berbere…

Hepsi ve daha fazlası için … Hoşçakalın!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.