Geçtiğimiz günlerde silahlı kuvvetlerimizin bir gecede Suriye topraklarına girip, IŞİD denilen İngiliz mamulü ve Müslüman oldukları iddiasında olan birtakım eşkıya güruhunun tehdidi altında bulunan Süleyman Şah Türbesi’ni boşaltıp, yine Suriye topraklarında ama sınırımıza çok yakın bir yerde belirlediği bir alanı işgal edip bayrağımızı oraya dikerek ileride naaşların oraya defni işinin altyapı çalışması başlattığına şahit olduk. 

Bu münasebetle her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Bu operasyonu gayet başarılı ve yerinde bulanlar olduğu gibi, acımasızca tenkit edenler, hatta işi Cumhuriyet tarihi boyunca ilk toprak kaybı olarak görenler bile çıktı. Kamuoyu öyle ya da böyle bunu tartışacaktır elbette. 

Bu konuda söylenecek söz de çoktur ama ben işin başka bir veçhesine bakmak istiyorum. Süleyman Şah Türbesi hadisesi ilk kez kamuoyunda bir problem olarak konuşulmaya başladığı güne kadar Süleyman Şah’ın da, türbesinin de, türbenin nerede olduğunun da, türbenin bulunduğu toprağın statüsü hakkında da zerre malumat sahibi olmadıklarını adım gibi bildiğim birtakım çevreler ve eşhas, maşallah Süleyman Şah ve tarih mütehassısı oluverdiler. 

Hakikaten şayanı hayret bir iştir. İnsanın evvela kendisine saygısı olması lazım gelir. Bu türbe nakli münasebetiyle medyada yeni bir münakaşa başladı. Toprak kaybı ve Lozan… Tabi tartışmanın seyrine paralel olarak birtakım meseleler de işin içine girdi. 

Yakın tarihte neler olup bittiği sorgulanır oldu ve muazzam bir bilgi kirliliği ile beraber, yakın tarih hakkındaki müthiş cehlimiz ortaya çıktı. Lozan’da Musul-Kerkük, Batı Trakya ve Ege adalarını kaybettiğimiz söylendi. 

Peki, neden sadece buralar zikredilir? 
Çünkü bu topraklar Misak-ı Milli hudutları içindedir de onun için. Misak-ı Milli işin içine girince, Mondros ateşkesi de, Sevr Projesi de, son Osmanlı Meclisi de işin içine giriyor ve mesele bir anda türbe işi olmaktan çıkıp devasa bir tartışmaya dönüşüyor. Eh bilgi de hak getire çok kıt. Hadi bakalım çık işin içinden. Sayfamızın hacmi elverdiği ölçüde bu konudaki kanaatimizi ve bildiklerimizi arz etmeye çalışacağız. 

Misakı-ı Milli yani Milli Ant, 28 Ocak 1920 de son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından dünyaya ilan edilen ve yenilmiş olsak bile vazgeçemeyeceğimiz haklarımızın yekûnunu ihtiva eden bir deklarasyondur. Sanıldığı gibi bu deklarasyonu Ankara’daki Milli Meclis yayınlamamıştır. 

Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki Ankara Milli Meclisi, Milli mücadelenin hukuki dayanağı olarak Misakı-ı Milli’yi kabul etmiş ve mücadeleyi bu amacın tahakkuku için yaptığını açıklamıştır. Hal böyleyken bugün birçok kişinin düştüğü yanlış algılama, Lozan Antlaşması’nı Sevr ile kıyas etme algısıdır. Hâlbuki Lozan Antlaşması, Misak-ı Milli önünde mizan edilmelidir. 

Doğru olan budur. Çünkü Sevr, yenilmiş ve yenildiğini Mondros Mütarekesi’yle kabul etmiş olan bir ülkeye, galipler tarafından dayatılan bir proje, Lozan ise arkasında Yunan zaferini bulunduran ve masaya galip sıfatıyla oturup galip sıfatıyla kalktığımız bir antlaşmadır ve birbiriyle benzeşemez. İşte Musul- Kerkük ve Batı Trakya meselesini ileriye sürenler, bu mantıkla hareket etmektedirler. O zamanın şartlarında bunu gerçekleştirmek ne derece mümkün ya da gayri mümkündür, bu çok uzun bir meseledir ve bu sayfanın hacmini çok aşar. 

Sevr’den söz ederken ‘proje’ sıfatını kullandığım dikkatlerden kaçmamıştır. Evet, Sevr Antlaşma değil projedir ve hatta üç ayrı proje hazırlanmış ve müzakere için taraflara sunulmuş, Yunanistan hariç hiçbir devlet bu projeleri kabul etmemiştir. Bu tarihi hakikat Mustafa Kemal Paşa’nın nutkunda da mevcuttur. Bir uluslararası sözleşmenin antlaşma olması için bazı şartların yerine gelmesi gerekir. 

Evvela müzakere edilen metnin, ilgili taraflarca tayin edilen delegasyonu tarafından kabul edilmesi lazımdır. Bu yetmez, bu metnin, ilgili devletlerin parlamentolarında görüşülüp tasdik olunması lazımdır. Bu da yetmez, son olarak kabul edilen bu metnin, ilgili ülkelerin devlet başkanlarınca da tasdik edilip resmi gazetelerinde yayınlanması lazımdır. Sevr için bunlar asla yapılmamış sadece bir proje Osmanlı delegasyonu tarafından imza edilmiş, daha ilerisi hiçbir zaman varit olmamıştır. 

Peki, ülkemiz neye göre işgal edilmiştir?
Ülke 30 Ekim 1918 de imzalanan Mondros Mütarekesi’ne dayanılarak işgal edilmiştir. Bu konu oldukça teferruatlıdır. İlerleyen yazılarımızda bu konu üzerinde yine duracağız. Netice olarak, başta da ifade etmiş olduğumuz üzere, yakın tarih hakkında çok bilgi sahibi değiliz. Okullarımızda Antik Yunan’ı, Sümer’i, Babil’i, eski Mısır’ı detaylarıyla öğrendik ama her ne hikmetse 19. asrın ikinci yarısından günümüze kadar olan zaman dilimini tabiri caizse es geçtik. Bence bunun sebebi ve hikmeti hakkında biraz düşünsek fena olmaz. 
Selam ve saygı ile.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.