Futbol sezonunun açılışıyla birlikte yakınmalar/şikâyetler de ayyuka çıktı. Bilet fiyatlarının fazlalığı ya da sahaların bakımsızlığından yakınılmıyor. Her zamanki gibi hakemlerden yana dertli kulüp yöneticileri ve seyirciler…   Önceki hafta Trabzonspor- GS karşılaşmasında hakem Cüneyt Çakır’ın yanlı yönetimi ve Bordo-Mavililerin bariz penaltısını vermemesi,  medya dünyasında tartışıldı ama;  “sıfıra-sıfır, elde var sıfır”lıktan öteye geçen bir sonuç yok ortada.

Hakem Çakır,  sahada yine düdük öttürüyor. Herkes yazdığıyla, söylediğiyle başbaşa kaldı. Somut bir yaptırım yok ortada…   

Geçen hafta BJK-FB karşılaşmasını yöneten hakem  Halis Özkâhya’ya  da  Başkan Aziz Yıldırım’ın yıldırımlarına hedef oldu. Yıldırım,  FB’nin yenilgisinin hakemin yanlı yönetimi sonucu olduğunu  savında bulundu.. Bir şey olacağı yok ya, esip gürleyip, kulübünün hakkını savundu hesapta…  Savundu ve bu arada TS’nin de GS önünde haklı penaltısının verilmediğini, verilseydi  Bordo-Mavililerin maçı berabere bitireceği savını ortaya attı. Sanki birileri Azizi Yıldırım’a Trabzonspor’un avukatlığını vermiş gibi, TS üzerinden hak arayıp Futbol Federasyonu’na, Merkez Hakem Komitesi’ne yıldırımlar/öfke yağdırdı. 

Demek istediği de, hakemler yetersiz, “Bunlarla bu lig bitmez” hükmüyle ahkâm kesiyor.

Kesmek de bir hüner/sanat…  Eskiden ince kıyım kaçak sigara arardık filtreli sigaralar çıkmadan. Aziz Yıldırım istediği gibi kesiyor/kıyıyor.  Ama haklı olduğu noktalar yok da değil…

                                            Bizim hakemlerimiz de vardı…

Yaşıtlarım bilirler, 1950’li yıllarda İstanbul Futbol Ligi’nde  “üç büyükler”in karşılaşmalarını İtalya’dan gelen hakemler yönetirlerdi. Diyeceksiniz ki;   “ -Türkiye’de hakem mi yoktu?”  da dış ülkelerden hakem isteniyordu. Var olmasına vardı da, Futbol Federasyonu böyle bir uygulamayı  gerekli görüyordu. Oysa ne hakemlerimiz  vardı, ne hakemlerimiz…

Sulhi Garan, Hakkı Gürüz, Muvahit  Afir, Cezmi Başar, Muzaffer Sarvan, Doğan Babacan…  O dönem ve sonrasının ünlü hakemleri ve bugün…   Günümüzde Cüneyt Çakır ne ise Sulhi Garan da 1950’lerin önde gelen futbol hakemimizdi. Cezmi Başar da öyle popülerdi. Cezmi Başar futbol hakemliğini bıraktıktan sonra spor yazarlığına yaptı.  1959-60 yıllarında İstanbul’da “Günlük SPOR” gazetesinde çalıştığım dönemde Ankara’dan futbol karşılaşmalarının kritiğini yazardı. Sulhi Garan aynı zamanda Babıali’de çevresi olan, spor dergisi çıkaran bir basın mensubuydu ayrıca.

O tarihlerde günümüzdeki gibi hakem hataları bu denli bariz şekilde olmaz, göze batmazdı. Kısacası hakem hataları bu denli spor dünyasında tartışılmazdı. Her şey maçın bitimiyle sahada kalırdı. Karşılaşmalar dostluk içinde başlar, kardeşçe biterdi. Kısacası yangına benzin sıkan bir anlayışta değildik.

                                                      Şimdi öyle mi?

 Karşılaşmalarda ev sahibi takım taraftarlarının karşı tribününde  rakip takımın taraftarı vardı. Tam bir centilmenlik havasında geçen karşılaşmalar sonunda galip ve mağlup takım futbolcuları santraya gelip seyircileri selamlar kolkola soyunma odasına giderlerdi. Hakemler ise yönetimleri nedeniyle alkışlanırdı.

                                              Önce spor algısı/ahlâkı…

Zamanla bu centilmenlik/hoşgörü ortamı kalktı. Yerini fanatizm aldı. Taraftarlar kanlı-bıçaklı oldu. Bir araya gelmeleri düşünülemiyor bile şimdi…  Herkes tuttuğu, taraftarı olduğu takımı kimi zaman körü-körüne savunma pozisyonuna soyunup hak ve hukuku unutuyor. Bunun adı da sporseverlik oluyor!

Stadyumlarda, salonlarda yaşanan çirkin tezahürat, kavga ve yaralama olayları kimsenin eseri değil, bizim çirkinliğimiz. Bunu aşmak için ilâ da “yabancı hakem”  gerekiyor savunusundakilere şunu anımsatmak isterim: Bu kendini beğenmiş durumumuzla yabancı hakemler  de hata yaparsa  Lahey Adalet Divanı’na mı gideceğiz?

Önce spor algımızı düzeltelim. Gerisi kolay…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Karadenizinsesi.com